Hürmüz Boğazı’ndaki hengâmeyi yalnızca birkaç petrol tankerinin geçiş meselesi zannedenler, satranç tahtasına bakıp oyunu piyonlardan ibaret sanıyor. Buradaki esas mücadele, boğazın bugün açık mı kapalı mı olduğu değil; yarın anahtarının kimin cebinde bulunacağıdır.

Tahran’ın muradı, fırtına dindikten sonra eski limana dönmek değil. İran, harp sona erdiğinde Hürmüz üzerindeki nüfuzunu muhafaza etmiş, mümkünse birkaç derece daha tahkim etmiş bir kuvvet olarak masadan kalkmak istiyor. Gemilerin geçmeden evvel izin alması talebi de işin bürokratik teferruatı değil, bizatihi yeni nizamın esasıdır.

İran’ın tasavvur ettiği düzende Hürmüz, milletlerarası bir geçiş yolu olmaktan tedricen çıkarak Tahran’ın ruhsat dağıttığı jeopolitik bir gişeye dönüşüyor. Dostsan geç, hasımsan bekle; kararsızsan müracaat formunu doldur.

Velhasıl, boğaz açık olacak ama kapının anahtarı İran’da kalacak.

Boğazı açmak değil, anahtarı kiralamak

İran’ın sunduğu teklif zahiren bir sulh teşebbüsü gibi duruyor. Gerekli şartlar yerine getirilirse Hürmüz’ün yeniden açılabileceği söyleniyor. Fakat şartnameye biraz dikkatle bakınca bunun alelade bir açılma olmadığı anlaşılıyor.

Tahran; dondurulmuş milyarlarca doların serbest bırakılmasını, petrol yaptırımlarının kaldırılmasını ve Amerikan deniz ablukasının sona ermesini talep ediyor. Buna mukabil gemiler yeniden ilerleyebilecek, fakat İran’ın belirlenmesinde söz sahibi olduğu güzergâhı ve izin usulünü kabul etmek şartıyla.

Bu, kapıyı açmaktan ziyade kapının mülkiyetini tescil ettirme teşebbüsüdür.

Meselenin özeti şudur: İran önce küresel ticaretin stratejik bir dar geçidi üzerinde baskı kuruyor, ardından bu baskının bir miktar azaltılmasını iktisadi ve siyasi tavizlere bağlıyor. Krizin kendisi böylece mühim bir pazarlık kozuna tahvil ediliyor. Yangın söndürülmüyor; vanası elde tutularak dumanın azaltılması için ücret talep ediliyor.

Dahası, Tahran’ın elde etmek istediği menfaatler peşin; vermeyi vadettiği karşılık ise veresiye. Fonlar çözülecek, yaptırımlar gevşeyecek, abluka bitecek; nükleer dosya bilahare müzakere edilecek.

Diplomasi lisanında buna “merhalelerin sıralanması” deniyor. Mahalle lisanındaki karşılığı daha sadedir: Önce parayı verin, gerisini sonra konuşuruz.

Elbette boğaz tekrar kapatılabilir. Fakat serbest bırakılan milyarlarca doları geri çağırmak yahut kaldırılmış müeyyideleri aynı süratle yeniden kurmak pek kolay değildir. İran’ın hesabı da tam bu gayrimüsavi vaziyet üzerine bina ediliyor.

Ümmet sofrasında rezervasyon usulü

Pazarlığın en ibretamiz taraflarından biri Yemen’in müzakereye dâhil edilmesidir. Tahran, Husiler üzerindeki baskının kaldırılmasını ve Yemen cephesinin de muhtemel anlaşmanın bir parçası olmasını istiyor.

Peki, madem maksat bölgesel sulh ve Müslümanların selâmeti, Gazze bu masanın neresinde?

İran senelerdir Filistin’den, Kudüs’ten ve mukavemetten bahsediyor. Nutuklarda Gazze daima ön sırada; bağlayıcı pazarlık maddelerine gelindiğinde ise ortalıkta görünmüyor. Demek ki İran’ın ümmet sofrasında da bir rezervasyon sistemi var: Tahran’a daha yakın olanlar masaya buyur ediliyor, diğer mazlumlar için “yerimiz şimdilik dolu” levhası asılıyor.

Yemen’in gündeme alınması elbette yanlış değildir. Yemen halkının çektiği ıstırabın sona ermesi de hem insanî hem İslâmî bir vecibedir. Fakat aynı hassasiyet Gazze’ye teşmil edilmiyorsa ortada bir hakkaniyet noksanlığı vardır.

İran gerçekten şümullü bir sulh arıyorsa Hürmüz’ün açılmasını Gazze’de ateşkes sağlanmasına, Filistin üzerindeki kuşatmanın kaldırılmasına ve sivillerin himaye edilmesine de bağlayabilirdi. Böyle bir talep, Tahran’ın yıllardır kullandığı Filistin söylemine hiç değilse bir miktar fiilî ciddiyet kazandırırdı.

Fakat mevcut tabloda Yemen stratejik bir sermaye, Gazze ise daha ziyade bir hitabet malzemesi görüntüsü veriyor. Biri müzakere metnine giriyor, diğeri miting kürsüsünde kalıyor.

Bu tezat, İran’ın dış siyasetindeki mezhebî ve menfaat merkezli seçiciliği ele veriyor. Tahran’ın nazarında bütün mazlumlar hürmete lâyık olabilir; ama belli ki bazı mazlumların jeopolitik getirisi daha yüksek.

Mezhep, mukavemet ve kullanışlı vekiller

İran’ın bölgedeki kudreti yalnızca kendi ordusundan kaynaklanmıyor. Tahran, muhtelif memleketlerde kendisiyle irtibatlı askerî ve siyasi teşekküller vasıtasıyla geniş bir vekâlet unsurları şebekesi kurmuş durumda.

Bu usul oldukça kullanışlıdır. Doğrudan savaşa girmeden cephe açabilir, hasmın maliyetini yükseltebilir, lüzum hâlinde mesuliyeti başkasına bırakabilir, müzakere vakti geldiğinde de aynı unsurları pazarlık paketine ekleyebilirsiniz.

Husilerin Hürmüz pazarlığına dâhil edilmesi, bu ağın yalnızca harp meydanında değil, diplomasi masasında da çalıştığını gösteriyor. Vekil kuvvetler önce “direniş cephesi” olarak takdim ediliyor, sonra bir mutabakat yapılacağı zaman kıymetli bir pazarlık kalemine dönüşüyor.

Tahran’ın Filistinli bazı Sünni hareketlerle münasebeti bulunduğu için “İran yalnızca Şiileri destekler” şeklinde kaba bir hüküm vermek isabetli olmaz. Ne var ki bu teklif özelinde İran’ın hangi unsurları bağlayıcı şekilde müdafaa ettiği, hangilerini yüksek perdeden zikretmekle iktifa ettiği de ortadadır.

Mesele tam burada mezhep siyasetine temas ediyor.

İran, Şiiliği yalnızca itikadî bir mensubiyet olarak değil, zaman zaman bölgesel nüfuzunu tahkim eden siyasi bir altyapı olarak kullanıyor. Mezhebî yakınlık; silah, para, eğitim ve diplomatik himaye hatlarının kurulmasını kolaylaştırıyor. Böylece “mukavemet” kavramı, ümmetin müşterek müdafaasından ziyade İran merkezli bir emniyet mimarisinin alametifarikası hâline gelebiliyor.

Bir bakıma Tahran, manevi nüfuz ile cebrî kuvvet arasına mezhep harcı döküyor.

Fakat adalet, mensubiyet soran bir nizâm değildir. Mazlumun mezhebini tetkik ettikten sonra yardım eden bir siyaset, İslâmî hassasiyetten ziyade jeopolitik muhasebeyle hareket ediyor demektir. Yemen için yükseltilen ses Gazze için bağlayıcı bir şarta dönüşmüyorsa “ümmet” kelimesi de devlet aklının resmî şiarına indirgenmiş olur.

İki boğaz, tek mengene

Hürmüz ile Yemen’in aynı dosyada buluşması coğrafyanın tabii neticesidir. Hürmüz, Körfez’in dünyaya açılan kapısıdır; Bâbülmendep ise Kızıldeniz üzerinden ilerleyen ticaretin mühim geçitlerinden biridir.

Tahran birinde doğrudan askerî kudretiyle, diğerinde Husilerin meydana getirdiği fiilî vaziyet üzerinden tesir icra ediyor. Böylece yalnızca ana güzergâh değil, ona alternatif olabilecek hatlar da baskı altına giriyor.

Hürmüz’de İran’ın, Kızıldeniz’de Husilerin şartlarını hesaba katmadan bölgesel enerji ticaretini yürütmek gittikçe müşkül hâle geliyor. Suudi Arabistan petrolünü karadan Kızıldeniz kıyılarına ulaştırsa dahi bu defa Bâbülmendep havzasındaki emniyet meselesiyle karşılaşıyor.

Coğrafya burada İran’a fevkalâde kullanışlı bir çifte koz sunuyor: Asıl kapıyı daralt, alternatif çıkışa da sandalye koy.

Bu denklem kalıcılaşırsa İran yalnızca gemileri tehdit eden bir askerî kuvvet olmayacak; Körfez ekonomilerinin hareket sahası üzerinde dolaylı veto imkânına sahip olacaktır. Hürmüz’de talep edilen izin mekanizmasının ehemmiyeti de burada yatıyor. Bugün istisna diye kabul edilen usul, yarın teamüle; ertesi gün de Tahran’ın “kazanılmış hakkına” dönüşebilir.

Jeopolitik sahasında muvakkat tedbirlerin ömrü bazen devletlerden uzun olur.

Washington’ın “kaidelere dayalı nizam” komedisi

İran’ın mezhepçi ve yayılmacı siyasetini tenkit etmek, Amerika’yı bölgenin hayırhah bekçisi ilan etmeyi gerektirmez. Washington’ın bu hikâyedeki rolü, yangına senelerce benzin taşıdıktan sonra itfaiye müdürlüğüne talip olan adamın vaziyetine benziyor.

Amerika uzun müddet Orta Doğu’da kendisini yegâne nâzım kuvvet kabul etti. Bölge halklarının iradesinden ziyade kendi askerî üslerini, enerji güvenliğini ve İsrail’in üstünlüğünü esas alan bir emniyet mimarisi kurdu.

Sonra da bu mimariye “kaidelere dayalı milletlerarası nizam” adını verdi.

Ne var ki mezkûr kaidelerin Gazze sınırına gelince birdenbire okunamaz hâle gelmesi dikkat çekicidir. Washington, seyrüsefer hürriyetini Hürmüz’de hararetle hatırlıyor; Filistinlilerin yaşama hürriyeti söz konusu olduğunda ise aynı hukuk kitabının sayfaları nedense birbirine yapışıyor.

Gemilerin serbest geçişi için donanma gönderen Amerika’nın Gazze’ye ilaç ve gıda girişinde aynı celâdeti göstermemesi, bölgede neden inandırıcılık kaybettiğini izah etmeye kâfidir.

Amerikan siyasetinin temel müşkülü de budur: Washington, hukuk söylemini cihanşümul bir kaide gibi değil, müttefiklerinin ihtiyacına göre açılıp kapanan bir talimatname gibi kullanıyor. İsrail söz konusu olduğunda istisna, İran söz konusu olduğunda beynelmilel hukuk devreye giriyor.

Bu seçicilik İran’ın yanlışlarını doğru hâle getirmez. Fakat Tahran’a kullanabileceği muazzam bir propaganda sermayesi sunar. Amerika Gazze’de İsrail’e kayıtsız şartsız destek verdikçe İran, kendi nüfuz mücadelesini “mazlumların müdafaası” ambalajıyla pazarlayabiliyor.

Böylece Washington, karşı olduğunu söylediği İran yayılmacılığının söylemsel yakıtını bizzat temin ediyor.

Süper gücün çıkış yolu arayışı

Amerika şimdi Hürmüz’de hayli müşkül bir vaziyetle karşı karşıya. İran’ın şartlarını kabul ederse Tahran baskı yoluyla siyasi ve iktisadi kazanç elde etmiş olacak. Kabul etmezse enerji maliyetleri, askerî gerilim ve küresel ticaret üzerindeki baskı devam edecek.

Ablukayı kaldırmak İran’a zafer fotoğrafı verir. Sürdürmek krizi derinleştirir. Askerî harekâtı genişletmek bölgeyi daha büyük bir harbe sürükleyebilir. Geri adım atmaksa Amerikan caydırıcılığının sorgulanmasına yol açar.

Senelerce bölgenin tek hâkimi gibi davranan Washington, şimdi kendi kurduğu labirentte bir halâs yolu arıyor.

Üstelik bu, tamamen beklenmedik bir netice değildir. Amerika, İsrail’e verdiği hudutsuz destekle Filistin meselesini çözümsüz bıraktı; İran’ı yalnızca yaptırım ve askerî baskıyla hizaya getirebileceğini düşündü; bölge halklarının adalet talebini ise emniyet raporlarının dipnotlarına havale etti.

Neticede ne İran’ın tesirini ortadan kaldırabildi ne İsrail’e emniyet sağlayabildi ne de deniz yollarını tartışmasız biçimde açık tutabildi.

Ortada devasa bir askerî kudret var, fakat o kudreti siyasi neticeye tahvil edecek hikmetli bir istikamet yok. Uçak gemileri mevcut, çıkış yolu meçhul.

Biri ümmeti, diğeri hukuku hatırlayınca

Hürmüz’de karşı karşıya gelen iki tarafın lisanı farklı, usulü ise şaşırtıcı ölçüde benzerdir.

İran, ümmetten söz ediyor fakat kendi nüfuz havzasını önceleyen bir pazarlık yürütüyor. Amerika, milletlerarası hukuktan bahsediyor fakat İsrail’in fiilleri karşısında aynı hukuku sessize alıyor.

Tahran’ın ümmeti, mezhep ve sadakat filtresinden geçiyor. Washington’ın hukuku ise müttefiklik kontrolünden.

Biri “direniş” şiarı altında bölgesel nüfuz satıyor; diğeri “özgürlük” etiketiyle hegemonya ihraç ediyor. Ambalajlar farklı olsa da kolinin içinden yine güç siyaseti çıkıyor.

Bu mücadelenin faturasını ise kararları verenler değil, bölgenin sıradan insanları ödüyor. Yemenli açlıkla, Filistinli bombardımanla, Körfez halkları iktisadi tedirginlikle, dünya ekonomisi yükselen enerji maliyetleriyle karşılaşıyor.

İran boğaz üzerindeki kontrolünü artırmaya, Amerika bölgesel üstünlüğünü korumaya, İsrail cezasızlık sahasını genişletmeye çalışırken Müslüman halklara düşen vazife yine sabretmek ve bedel ödemek oluyor.

Adaletin mezhebi, hukukun müttefiki olmaz

Gerçek bir sulh isteniyorsa yalnızca Hürmüz’den geçen tankerlerin emniyeti değil, Gazze’de yaşayan insanların hayatı da müzakere edilmelidir. Yemen’deki ablukanın hafifletilmesi talep edilirken Filistin üzerindeki kuşatmanın nihayete ermesi de şart koşulmalıdır.

Adalet, kendisine yakın olanı kurtarıp uzakta kalanı nutuklarla teselli etmenin adı değildir. Mazlumun mezhebini, milliyetini veya siyasi faydasını hesaplayan merhamet de merhamet değil, resmî propaganda faaliyetidir.

İran’ın ümmet tasavvuru kendi nüfuzundan, Amerika’nın hukuk anlayışı da İsrail’in menfaatinden bağımsız hâle gelmedikçe bölgeye hakiki bir sulh gelmeyecektir.

Hürmüz’deki kavga, nihayetinde gemilerin hangi rotadan ilerleyeceğinden çok daha büyük bir suali önümüze koyuyor:

Müslüman coğrafyanın mukadderatını yine başka başkentlerin güç hesapları mı tayin edecek, yoksa mezhep ve hegemonya taassubunu aşan müstakil bir adalet fikri mi doğacak?

Bugün Tahran’ın da Washington’ın da teklif etmediği şey tam olarak budur.

Biri boğazın anahtarını, diğeri bölgenin tapusunu istiyor. Mazlumlara ise her zamanki gibi bekleme salonunda yer gösteriliyor.