Geçmişte farklı yöntemler kullanılarak işkenceye uğramış ve sonucu ya kalıcı hasarla ya da ölümle neticelenen esir olayları yaşanmıştır. Veya esir alınanlar işkenceye maruz kalmayıp başka amaçlar için kullanılabilmiştir. Bunun en yaygın olan örneği, esir alanın hizmetine girip onun hizmeti doğrultusunda yaşamını sürdürmesidir. Ancak bu süreçte esir alınan; geçmişini ve kimliğini ne tamamen unutmuş ne de düşünce yetisini kaybetmiştir. Ancak öyle bir işkence yönteminin kullanılacağını düşünelim ki; bu yöntem başarılı olduğunda esirin doğrudan zihni ele geçirilecek, hafızası silinerek geçmişini unutacak, kimliğini kaybedecek ve belki de en tehlikeli olanı ona o işkenceyi yapan kişinin kölesi haline gelecek.

Gün Olur Asra Bedel kitabında bu işkence yöntemini okuyucularına aktaran Kırgız edebiyatçı Cengiz Aymatov, işkenceye maruz kalıp hafızasını kaybeden ve sahibinin kölesi hâline gelen insana “mankurt” adını vermiş; ayrıca dünya edebiyatına ve literatüre, kimliğini ve öz benliğini kaybeden kişi anlamına gelen bu kavramı kazandırmıştır.

Romanda geçen mankurt hikayesi ise özetle şu şekildedir[1]: Eski zamanlarda sarı  özek bozkırında düşmanlarına acımasızca işkenceler yapan Juan juanlar adında bir toplum bulunmaktaydı. Kırgızlar ile Juan-juanlar da sürekli savaş halindeydi. Juan-juanlar savaşı kazandığında esir aldıkları tutsakların güçlü olanlarını çöle götürür, esirin başını çarparak ölmemesi için el ve ayaklarını düşemeyecek şekilde bağlar, saçlarını kazıyarak, taze kesilmiş bir devenin derisini kazınmış başa iyice sararlar ve yaklaşık 5 gün güneş altında bırakırlar. Güneşin kavurucu sıcağında o ıslak deri kurudukça büzüşür, esirin kafasını bir mengene gibi sıkmaya başlardı. Yeniden çıkmaya başlayan saçların da deve derisini delemeyerek geri dönüp kafaya batması esirlere korkunç bir acı verir, bu işkenceye maruz kalanların çoğu da hayatını kaybeder, sağ çıkabilenler ise bütün geçmişini unutur, hafızalarında geçmişe ait en ufak bir kırıntı dahi kalmazdı. Sadece zorunlu ihtiyaçlarını karşılayan bunun dışında sahibinin emirlerinin dışında hareket edemeyen iradesiz bir Mankurt olurdu.

Efsanenin en can alıcı yeri ise şurasıdır: Mankurtlaştırılan bu gençlerden birinin annesi olan Nayman Ana, oğlunun hayatta olduğunu öğrenir. Yüreği yana yana çöle gider ve oğlunu, sahibinin hayvanlarını otlatırken bulur. Onun boş ve anlamsız bakan gözlerinin içine bakarak:

“Adını hatırla oğlum! Nereden geldiğini hatırla! Babanın kim olduğunu hatırla!”

diyerek ona kim olduğunu hatırlatmaya çalışır. Ama oğlunun hem bedeni hem de zihni esir alınmıştır. O sırada oğlunun efendisi gelir ve mankurta bir ok uzatarak:

“Vur onu!” der.

Hafızasını kaybetmiş o genç, kendisini kurtarmaya gelen öz annesini tereddüt bile etmeden kalbinden okla vurarak öldürür. Çünkü o, artık kim olduğunu ve nereden geldiğini tamamen unutmuş, yalnızca sahibinin emirlerini yerine getiren bir mankurta dönüşmüştür.

Peki, Aytmatov bu hikayeyi neden kitabına almıştır? Çünkü döneminin hakim gücü olan Sovyet rejimi gözlerinin önünde halkını mankurtlaştırıyordu. Özellikle Orta Asya'daki Müslüman Türk çocuklarını alıyor, zorunlu ve aşamalı bir eğitim sistemine dahil ederek onlara dinlerini ve tarihlerini unutturuyor ve kendilerine hizmet eden ateist birer köle haline getiriyordu.[2] Hafızası, alfabesi, benlikleri ve ibadethaneleri elinden alınan bu gençler; gerektiğinde II. Dünya Savaşı'nda kendilerini köleleştiren efendileri için yani başkalarının hayallerini gerçekleştirmek için en ön saflarda, hiç bilmedikleri topraklarda can veriyorlardı. İşte Aymatov, mankurt hikayesi ile bölgesinde yaşanan bilinçli bir zihin köleliğini göstermek için yazıyordu.

Dolayısıyla Aytmatovun, eserinde tasvir ettiği mankurt karakteri, emperyalizm tarafından zihni işgal edilip sömürgeleştirilmiş olan bir karakterdir. Juan Juanlardan kastettiği, Rus Devleti ve Rusçuluk anlayışı ve modernleşmenin insanı tahrip eden vahşi doğasıdır. Deve derisi bu işgalcinin eğitim ve kültür politikasıdır. Aytmatov, Nayman Ana’yı benliğin kaybedilmemesi adına uyarıcı olarak devreye sokar ve mankurt oğlunu kendine gelmeye çağırır. Okuyucusuna vermek istediği “mankurtlaşmayın” mesajıdır. Nayman Ana‟nın son sözleri bütün mankurtlara, insanlık yolundan çıkmış olanlara aslına dönmeleri için bir haykırıştır: “Adını hatırla! Kim olduğunu hatırla!  [3] Meselenin özünde de kişilerin veya toplumların zihinlerini sömürgeleştirmek, bununla beraber kendi hizmetlerinde hayatlarını idame etmelerini sağlamaktır.

Aslında mankurtlaşma, kişinin harici bir güç tarafından bilinçli bir şekilde dönüştürülmesi sonucunda meydana gelir. İlk olarak hafızaya saldırılır ve kişinin geçmişiyle olan bağı koparılır. Günümüzün değerlerini kendi anlayışlarına göre oluşturmak isteyenler, bunu yaparken her türlü hileye başvurarak insanları “mankurtlaştırmak” için ellerinden geleni yaparlar. Hafızayı silmelerindeki amaç, kişinin sahip olduğu öz değerleri ve kimliğini unutturmak, geçmişiyle olan bağını koparmaktır. Böylelikle geçmişini ve kimliğini unutan kişi, yaşadığı dönemin yozlaşmış değer yargılarını benimser ve bu değerler doğrultusunda yaşamaya başlar.

Bu minvalde mankurtlaştırma kişisel ve toplumsal belleğe saldırıdır, hafızayı silmeyi, başka bir deyişle beyin yıkamayı hedefler. Bellek benliktir, kimliktir. Mankurtlaşma, “Ben şuyum” demeyi ortadan kaldırıp kişi veya toplumu hiçliğe savurur.  Eski çağın insanının öğrenebilecekleri azdı ve söze dayalıydı, öğrenilir, hafızada saklanırdı. Çağımızda gerek kitaplar gerekse bilgisayarlar ve yapay bellekler hafıza işlevi görmeye başladığından, kültürel bellek kaybı bir yanıyla artık kaçınılmazdır. Toplumların yerine karar verme yetkisini eline geçirenler, Perşembe‟nin nasıl olması gerektiğine karar vermişse ona uygun bir çarşamba hikayesi yazarak bellek oluşturur, böylece kişi ve toplumu yönlendirirler. Bu amaçla “tarihteki bazı anılar, semboller ve olaylar unutturulur, diğer bazıları ise öne çıkarılarak hatta uydurularak, toplumun gözü önünde tutulur”[4]

Toplumlar hakkında karar verme yetkisine sahip olanların, halklarını yönlendirmek için kullandıkları en etkili yöntemlerden biri de eğitim kurumları ve müfredatla yapılmaktadır. Eğitim yoluyla kendi ideolojilerini ve propagandalarını empoze etmekle kalmayıp yeni bir kimlik inşa etmeyi hedeflemektedirler. Yukarıda bahsettiğimiz Sovyet rejiminin kendi ideolojisini eğitim yoluyla dikte etmesi de buna örnek gösterilebilir.

Öte yandan günümüze gelecek olursak, ulus devletler de benzer yöntemlere başvurmakta; özellikle medya ve eğitim yoluyla toplumları şekillendirerek belirli bir kimlik inşa etme çabasına girişmektedir.

Birileri perşembe gününün nasıl olacağına çarşamba gününden karar vermişse ve belirlenenin dışına çıkmak imkansızsa bu iradenin ele geçirilmek istendiğinin göstergesidir. Bugün zihni sımsıkı saran, bizi kendi değerlerimizden uzaklaştıran modern "deve derileri" var. Bugün medya ve eğitim yolu ile modern batıl ideolojilerin temsilcileri, zihinlere görünmez prangalar vurmak için çabaladıklarına şahit olmaktayız. Bu yozlaştırılmaya maruz kalanlar , kendi dinine, tarihine ve değerlerine yabancılaşmış, tıpkı o kızgın güneşin altındaki mankurt gibi, acı çektiğinin bile farkına varmadan başkalarının kölesi haline gelebilmektedir. Kişi, günlerinin içeriğini kendisi belirleyemiyor, başkalarının kendi adına düşünmesine izin veriyor ve önceden belirlenmiş bir takvimin dışına çıkamıyorsa mankurt olma yolunda ilerlediğinin göstergesidir. Bel ki de en trajik olanı “bu halinden memnunsa” bu kesin olarak mankurtlaştığının, yani zihninin köleleştirildiğinin göstergesidir.

 

 Kaynaklar


[1] Bknz. Cengiz Aytmatov, Gün Olur Asra Bedel, Ötüken yay.

[2] SSCB ya bağlı bir kurum olan “Militan ateist cemiyeti” tarafından politikalar uygulanmaktaydı.

[3] İkram Çınar, Mankurtlaştırma Ve Etnopedagoji Kavramlarına Aytmatov Gibi Bakmak, Avrasya uluslararası Araştırma Dergisi cilt:6 sayı :13 Sayfa: 88

[4] Çınar,a.g.m., s.90