Görsel: NAZA belgeselinin İsrailli yönetmenleri Yuval Abraham ve Rachel Szor’u hain olarak tasvir eden bir grafiti duvar resmi. Duvardaki yazı daha sonra başka bir sanatçı tarafından “kahramanlar” şeklinde değiştirildi. [GETTY]

Yuval Abraham ve Rachel Szor’un yazıp yönettiği belgesel film NAZA (Nezek Agavi ifadesinin kısaltması; İbranice “ikincil zarar”), büyük bir tartışma fırtınası yarattı. Filmi gerçekte çok az kişi izlemiş olsa da belgeselin, İsrail güçlerinin Gazze’de sürmekte olan soykırım sırasında kullandığı askerî hedefleme sistemlerine yapay zekâ (YZ) ve otomatik gözetimin entegre edildiğini doğrulayan, kimlikleri gizli tutulan 24 İsrailli askerî ve istihbarat mensubuyla yapılmış röportajlar içerdiği bildiriliyor.

Bu kişiler ayrıca binlerce Filistinli sivilin “ikincil zarar” olarak öldürüldüğü operasyonlara hükümet tarafından onay verildiğini ileri sürüyor.

Abraham ve Szor’un 25 dakika süren ve rekor olarak nitelenen bir ayakta alkışla karşılandıkları Venedik’teki galadan bu yana film yapımcıları, giderek şiddetlenen bir resmî kınama kampanyası ve ölüm tehditleriyle karşı karşıya kaldı. İsrail Kültür Bakanı Miki Zohar vatandaşlıklarının iptal edilmesi çağrısında bulunurken, Başbakan Binyamin Netanyahu İsrail askerlerine “iftira atanları” hedef alacak bir yasa çıkarma planlarını açıkladı. İsrail Savunma Kuvvetleri (IDF) Genelkurmay Başkanı Eyal Zamir ise ordunun filme karşı “elindeki her türlü aracı” kullanacağını söyledi.

Aşırı sağcı aktivistler daha da ileri giderek film yapımcılarının avlanıp asılmasını istedi; ailelerine de başka tehditler yöneltildi.

Ancak görünüşte filmin ve yaratıcılarının İsrail’de ve daha geniş Siyonist hareket içinde neden böylesine büyük bir nefret ve kınamanın hedefi hâline geldiği açık değildir. İsrail’in soykırım niteliğindeki suçlarına ilişkin belgeler, çoğunlukla Gazze’de sahada çalışan Filistinli gazeteciler sayesinde yıllardır kolayca erişilebilir durumdaydı. Sivillerin hedef alınmasında yapay zekânın kullanılması da Nisan 2024’te bizzat Abraham tarafından ayrıntılı biçimde ortaya konmuştu.

Dahası, İsrail askerleri çeşitli savaş suçlarını utanmadan işlerken kendilerini kayda aldı. Öyleyse İsrailli liderlerin sergilediği ve faşist destekçilerinin de görev bilinciyle tekrarladığı bu haydutça öfke neden? Bu tepki, Pavlov’un eğittiği köpeklere düdük çalmasına benziyor: Düdük çalıyor ve koşullanmış tepki geliyor.

NAZA’yı farklı kılan, İsrail soykırımına ilişkin iddiaları Filistinli “dış grup” ve müttefiklerinden alıp İsrailli “iç grubun” içine taşıması; İsrailli seslerin bu soykırımın normalleştirilmesiyle yüzleşip ona meydan okuyabileceği ve bunun da hesap verebilirliğe yol açabileceği potansiyel bir alan açmasıdır.

Tepkinin şiddeti, sömürgeci yayılmayı anlamaya yönelik nörodavranışsal bir çerçeve olan Çalmaya Programlı (W2S) modelinin tarif ettiği tırmanma ve normalleştirme mekanizmaları üzerinden incelendiğinde daha anlaşılır hâle geliyor.

Soykırımın normalleştirilmesi

Hamas’ın öncülük ettiği bir askerî operasyon sonucunda yüzlerce İsrailli güvenlik görevlisi ile sivilin öldürüldüğü ve kaçırıldığı 7 Ekim olaylarından bu yana İsrail, ayrım gözetmeden misilleme yaparak Gazze Şeridi’ni yerle bir etti ve kendi halkını dahi hedef aldı. Uluslararası uzmanların ve kuruluşların soykırım olarak nitelendirdiği bu süreç, İsrail’in yerli Filistinlilerin direniş eylemlerine baskıyı ve mülksüzleştirmeyi artırarak karşılık verdiği, süregelen Siyonist soykırımcı-sömürgeci döngünün yalnızca yakın tarihli bir aşamasıdır.

En önemlisi, Siyonizm istisnai değildir. İsrail, temelleri ve işleyişi bakımından, yönetici sınıfın kaynak sömürüsü ve açgözlülüğünün yapay kimlik, ayrımcılık, korku, insanlıktan çıkarma ve saldırganlığın ödüllendirilmesi döngüsünü beslediği diğer beyaz Avrupalı yerleşimci-sömürge projelerinin bir tezahürüdür. Bu, hedef olarak belirlenen dış grupların mülksüzleştirilmesini sağlayan, kendi kendini pekiştiren bir sistemi ayakta tutarken; tırmanma ve normalleştirme de bu sistemi yeniden üretir.

7 Ekim olaylarını bağlamından kopararak İsrail’in sonraki eylemlerini saldırı değil savunma olarak gösteren Siyonist anlatıların aksine Filistin direnişi, yeniden başlayan ve genişleyen saldırganlığın vazgeçilmez ancak trajik bir tetikleyicisi olarak araçsallaştırılmış biçimde anlaşılabilir. Bu, İsrail devletinin 1948’de kurulmasından önceye uzanan Siyonist yerleşimci-sömürge projesini beslemektedir.

W2S modeline göre direniş, hırsızlığı “savunma” kisvesi altında meşrulaştırmak için de kullanılır. Yerleşimci toplum daha sonra bunu medya kuruluşları, toplumsal normlar, teşvikler ve gündelik koşullanmış davranışlar aracılığıyla normalleştirerek ortaya çıkan yapıyı algılanan gerçekliğe dönüştürür.

Normalleştirme bu yolla neyin kabul edilebilir, kimin insan sayıldığına ilişkin ahlaki sınırları genişletir ve böylece hırsızlık için kullanılabilecek kaynakları artırır. Bu durum, sivil ve militan kategorilerinin kasıtlı ve alaycı biçimde birbirine karıştırılmasında ve İsrailli askerî ve siyasi liderlerin son yıllarda Filistinli çocukları “geleceğin teröristleri” olarak tanımlamasında açıkça görülebilir.

Normalleştirme ayrıca “farklı görüşler” arasındaki sözde “açık tartışma” görüntüsünü ve dolayısıyla yerleşimci toplum içinde hoşgörüyle karşılanan seslerin çoğulluğu görüntüsünü yaratırken dikkati eylemin kendisinden, izin verilen tartışmanın sınırlarına ve eleştiride bulunan kişilerin meşruiyetine kaydırır. Normalleştirme olmadan yerleşimci toplumun pespaye dokusu tehdit altına girer.

İkincil zarar olarak Abraham ve Szor

Hasbara olarak da bilinen Siyonist propaganda, yayılma ve hırsızlık çarklarını yağlayan en gelişmiş devlet propagandası biçimlerinden biridir. Hasbaranın temel bir kolu olarak normalleştirme, özellikle Siyonist projeyi ve İsrail’i reforme edilebilir ve insan haklarıyla bağdaşabilir gösteren liberal Siyonizmin kalıplarında kullanılan karmaşık bir aldatma ağına dönüşmüştür. Bu anlatı; sağdan sola uzanan bir siyasi yelpazeyi, demokratik ve ilerici değerleri ve barış ile adalet arzusunu içerir.

NAZA’nın yol açtığı tepkiler, Abraham ve Szor’u Siyonist anlatının hainleri olarak gösteren ve belirgin bir propaganda işlevi taşıyan koşullanmış bir tepkiyi yansıtmaktadır.

Açıkça dış grubun üyeleri olarak ırksallaştırılabilen, günah keçisi ilan edilebilen ve ardından “terörist” oldukları gerekçesiyle ortadan kaldırılmak üzere hedef alınabilen Filistinli gazetecilerin aksine Abraham ve Szor, İsrail toplumu için yeni türden bir tehdidi, içeriden gelen bir tehdidi temsil ediyor. Diğer potansiyel iç grup muhbirlerinin öne çıkmasını engellemek amacıyla, genellikle dış grup üyelerine uygulanan yöntemler kullanılarak —şimdilik daha hafif biçimde olsa da— ibret olsun diye hedef alınan iç grup üyeleri hâline getirildiler. Onlara yönelik taciz için korku tellallığından ve toplumsal ödüllerden yararlanılırken aynı zamanda Siyonist kimliğin iç sınırları belirginleştiriliyor.

Dolayısıyla NAZA çevresindeki tartışma fırtınası, filmi İsrail’in suçluluğuna ilişkin yeni bir kanıt olarak ele almak yerine, soykırım kanıtlarına temeldeki Siyonist projeyi sorgulamadan nasıl karşılık verileceği konusunda Siyonist hareket içinde yaşanan bir mücadele şeklinde anlaşılabilir.

Bazı liberal Siyonistler, İsrail’in Gazze’deki eylemlerine yönelik eleştirileri İsrail kamuoyundaki tartışmalara taşımanın ve mevcut politikaların daha sıkı incelenmesini teşvik etmenin bir aracı olarak NAZA’yı benimsedi. Düzen yanlısı Siyonistler ise bu tür iddiaların daha geniş kabul görmesinin İsrail toplumundaki bütünlüğün daha kapsamlı bir krize girmesine katkıda bulunabileceğine dair kaygıları kısmen yansıtarak bunlara karşı çıktı.

Bu anlamda tartışma mevcut biçimiyle İsrail’in 7 Ekim’den bu yana gerçekleştirdiği eylemlerin normalleştirilmesine hizmet ediyor: Soykırım, “tartışılabilir” bir mesele olarak yeniden sunuluyor; insanlığa karşı en ağır suçlar ve savaş suçları karşısında İsrail’in cezasızlığı korunurken sorumluların kimlikleri belirsiz kalmaya devam ediyor.

Siyonist rejim filmin İsrail’de gösterilmesine izin verecek mi? NAZA’nın etkisinin tüm boyutları henüz belli değil. Filme verilen tepki şimdiden herkesi, ifade özgürlüğüne yönelik baskısı ve film yapımcılarını hedef alması nedeniyle İsrail’e karşı şiddet içermeyen Boykot, Yatırımların Geri Çekilmesi ve Yaptırımlar (BDS) hareketini benimsemeye teşvik etmelidir.

NAZA ve yaratıcılarının kalıcı bir ahlaki etki yaratabilmesi için diğer muhbirlere öne çıkma cesareti vermesi gerektiği açıktır. Abraham, Szor ve çalışma arkadaşları, filmde yer alan 24 İsrailli askerî personeli cesur olarak övmekle yetinmeyebilir. Onları, iddiaların özüne değinmeden reddedilmesi için karşıtlarına kolay bir dayanak sunan kimlik gizliliğinden çıkarak kamuoyu önüne gelmeye teşvik etmelidirler. Aksi hâlde NAZA, hesap vermelerini sağlamak üzere yola çıktığı güçlerin elinde itibarsızlaştırılmış, normalleştirici bir propaganda aracına dönüşme riski taşır; Abraham ve Szor da yalnızca birer ikincil zarar olarak İsrail’in Filistin halkına yönelik soykırımının dehşet verici çarklarına kapılabilir.

 

Kaynak: The New Arab