Ratko Mladić, 27 Ağustos 2026’da Lahey’de öldü. Ömrünün son yıllarını, soykırım ve insanlığa karşı suçlardan aldığı müebbet hapis cezasını çekerek geçirdi. Kendisini hâlâ “kahraman” sayanlar bulunabilir. Lakin mahkeme kayıtlarında yazan hüküm açıktır: Mladić bir kahraman değil, binlerce sivilin ölümünden mesul bir savaş suçlusuydu. Ölümüne ilişkin resmî açıklama
Fakat mesele yalnızca bir mücrimin ölümü değildir. Asıl mesele, onun suçları işlenirken Avrupa’nın ne yaptığıdır. Daha doğrusu ne yapmadığıdır.
Çünkü Avrupa’nın ortasında şehirler kuşatılırken, insanlar toplama kamplarına götürülürken, kadınlar tecavüze uğrarken ve çocuklar toplu mezarlara gömülürken Avrupa devletleri uzun müddet seyretmekle iktifa etti. Toplantılar yapıldı, bildiriler yayımlandı, kınama cümleleri kuruldu. Avrupa diplomasisi her zamanki zarafetini muhafaza etti; yalnız insanlar muhafaza edilemedi.
Srebrenitsa’da ne oldu?
Srebrenitsa, Bosna-Hersek’in doğusunda bulunan küçük bir şehirdi. Bosna Savaşı sırasında çevredeki bölgelerden kaçan binlerce Boşnak buraya sığındı. Birleşmiş Milletler, şehri “güvenli bölge” ilan etmişti. Hollandalı BM askerleri de bölgede bulunuyordu.
Halk, BM bayrağının kendisini koruyacağını zannetti. Ne büyük gaflet!
Temmuz 1995’te Ratko Mladić’in komutasındaki Bosna Sırp kuvvetleri şehre girdi. Kadınlar ve çocuklar bir tarafa, erkekler ve erkek çocukları başka bir tarafa ayrıldı. Kadınlarla çocukların büyük kısmı bölgeden zorla çıkarıldı. Erkekler ise otobüslerle ve kamyonlarla okullara, depolara, tarlalara ve infaz sahalarına götürüldü.
Birkaç gün içinde 8 binden fazla Boşnak erkek ve çocuk öldürüldü. Cesetler toplu mezarlara gömüldü. Daha sonra suçun delillerini saklamak için bazı mezarlar açıldı ve cesetler başka yerlere taşındı. Bu sebeple yıllar sonra bir kurbanın kemikleri birbirinden kilometrelerce uzaktaki farklı mezarlarda bulundu.
Bu, savaş sırasında birdenbire meydana gelen taşkınlık değildi. İnsanlar kimliklerine göre seçilmiş, nakledilmiş, öldürülmüş ve cesetleri saklanmıştı. Bu yüzden milletlerarası mahkemeler Srebrenitsa’da yaşananları soykırım olarak kabul etti.
Buradaki en büyük fecaatlerden biri de katliamın gözlerden uzak bir yerde yapılmamış olmasıdır. Srebrenitsa, güya BM’nin koruması altındaydı. Bölgede yabancı askerler vardı. Uçaklar vardı. İstihbarat vardı. Eksik olan tek şey, bütün bunları kullanacak iradeydi.
Hollandalı askerler az sayıda ve yetersiz teçhizatlıydı. Hava desteği zamanında verilmedi. Bosna Sırp kuvvetleri karşılarında ciddi bir mukavemet görmeyeceklerini anlayınca şehri kolayca ele geçirdi.
Birleşmiş Milletler yıllar sonra yayımladığı raporda Srebrenitsa’daki başarısızlığı kabul etti. Ancak BM raporlarını mutlak ve tartışılmaz hakikat vesikaları saymak da doğru değildir. Neticede raporu yazan kurum, vaktiyle o insanlara güvenlik sözü verip onları koruyamayan kurumun ta kendisidir. Suç işlenirken yetersiz kalanların, yıllar sonra kendi kusurlarını münasip diplomatik cümlelerle anlatması gerçeği değiştirmez.
Hülasa, Srebrenitsa’ya “Sizi koruyacağız” denildi. Sonra koruma gelmedi. Avrupa’nın ve BM’nin katliamdaki ahlaki mesuliyeti işte bu tutulmayan sözde saklıdır.
Bosna yalnızca Srebrenitsa’dan ibaret değildi
Srebrenitsa, Bosna’da yaşanan mezalimin en büyük simgesi oldu. Fakat ilk ve tek katliam değildi.
1992’de başlayan savaş boyunca Boşnak ve Hırvat siviller birçok şehir ve köyden zorla çıkarıldı. Evler yakıldı, camiler yıkıldı, insanlar kamplara kapatıldı. Prijedor civarındaki kamplarda esirlere işkence edildi ve çok sayıda insan öldürüldü. Vişegrad’da siviller katledildi. Foça’da kadınlara karşı sistemli cinsel şiddet uygulandı.
Saraybosna ise yıllarca kuşatma altında kaldı. İnsanlar pazarda, ekmek sırasında veya sokakta yürürken keskin nişancıların hedefi oldu. Şehir tepelerden top ateşine tutuldu. Mladić’in kuvvetleri, yalnız askerî hedeflere değil, doğrudan sivil hayatın kendisine hücum etti.
Elbette savaş sırasında farklı tarafların işlediği suçlar da vardı. Sırp sivillere karşı işlenen suçlar inkâr edilemez. Hiçbir masumun kanı diğerinden daha değersiz değildir. Fakat “Herkes suç işledi” cümlesi, Bosna Sırp yönetiminin geniş çaplı ve teşkilatlı etnik temizlik siyasetini örtmek için kullanılamaz.
Zaten Avrupa’nın o dönemde en sevdiği cümlelerden biri buydu: “Mesele çok karmaşık.”
Avrupa diplomasisinde bir mesele “çok karmaşık” diye tarif edilmeye başlanmışsa, çoğu zaman bunun manası şudur: Kimse elini taşın altına koymak istememektedir. Ölenler vardır, öldürenler bellidir; ama cümle mümkün mertebe fail belirtmeden kurulmalıdır. Zira fail açıkça söylenirse bir şey yapmak icap eder.
Bosna’da saldırıya uğrayanların silah temin etmesi ambargoyla zorlaştırıldı. Fakat onları koruyacak ciddi bir kuvvet de zamanında gönderilmedi. Yani Boşnaklara kabaca şöyle denildi: “Kendinizi savunmanız münasip değildir; sizi bizim savunmamız da şimdilik mümkün görünmemektedir.”
Avrupa’nın meşhur dengeli siyaseti, mezarlıklarda kusursuz bir denge kurdu.
Kosova: Aynı zihniyetin sonraki durağı
Bosna Savaşı 1995’te sona erdi. Avrupa liderleri her zamanki gibi “Bir daha asla” dedi. Bu sözün ömrü pek uzun olmadı.
Birkaç yıl sonra Kosova’da yeni katliamlar başladı. Burada bir hususu ayırmak gerekir: Ratko Mladić, Kosova’daki harekâtın komutanı değildi. Kosova’daki suçlar Slobodan Milošević idaresindeki Sırp ve Yugoslav güvenlik kuvvetleri tarafından işlendi. Fakat bu suçları doğuran aşırı milliyetçi zihniyet, Bosna’dakinden pek farklı değildi.
1998 ve 1999 yıllarında Kosovalı Arnavutların yaşadığı köyler basıldı, evler yakıldı ve siviller öldürüldü. Drenica, Raçak, Meja, Suva Reka ve Velika Kruşa gibi yerlerde ağır katliamlar yaşandı. 800 binden fazla Kosovalı Arnavut, komşu ülkelere sığınmak zorunda kaldı. İnsan Hakları İzleme Örgütü bu dönemdeki öldürme ve sürgünleri teşkilatlı bir devlet harekâtı olarak kayda geçirdi. Kosova’daki savaş suçlarına ilişkin araştırma
Kosova Kurtuluş Ordusu mensuplarının Sırplara, Romanlara ve bazı Arnavutlara karşı işlediği suçlar da vardır. Bunları saklamak doğru olmaz. NATO bombardımanı sırasında ölen sivilleri görmezden gelmek de aynı derecede yanlıştır.
Avrupa ve NATO, Kosova’da nihayet askerî müdahalede bulundu. Dolayısıyla “Avrupa Kosova’da hiçbir şey yapmadı” demek hakikate uymaz. Ancak müdahale, baskı ve katliamlar başladıktan hemen sonra değil, kriz Avrupa için siyasi bir yük hâline geldikten sonra geldi.
Avrupa’nın alarm sistemi insan çığlığıyla değil, menfaat hesabıyla çalışıyordu.
Avrupa’nın seyyar vicdanı
Avrupa, insan haklarından bahsetmeyi sever. Hatta bu hususta dünyaya ders vermeye pek meraklıdır. Brüksel’de hazırlanan metinlere bakarsanız insan, yeryüzünde haksızlığa karşı en hassas yerin Avrupa olduğunu zannedebilir.
Ne var ki Avrupa’nın vicdanı biraz seyyardır. Menfaat neredeyse oraya kurulur.
Bosna’da yıllarca süren katliamlar karşısında “ihtiyatlı” davranan Avrupa, çıkarına dokunan daha küçük bir hadiseyi bir gecede büyük bir medeniyet meselesine çevirebilir. Müttefiki bir suç işlerse “şartlar karmaşıktır.” Rakibi aynı suçu işlerse “milletlerarası nizam tehdit altındadır.” Rakibin bombası savaş suçudur; dostun bombası ise çoğu zaman “üzücü bir hadise” olarak kayıtlara geçer.
Ukrayna’dan kaçan milyonlarca insana kapıların süratle açılması elbette doğruydu. Savaştan kaçan insanlara sahip çıkılmalıydı. Fakat aynı merhamet, Suriye, Afganistan veya Afrika’dan gelen mültecilere gösterilmedi. Birine battaniye uzatılırken diğerinin önüne dikenli tel çekildi. Demek ki Avrupa’nın misafirperverliği de pasaport kontrolünden geçiyordu.
Benzer bir vaziyet Gazze meselesinde de görüldü. Avrupa devletleri Ukrayna söz konusu olduğunda milletlerarası hukuku yüksek sesle hatırlattı. Gazze’de binlerce sivil öldürülürken ise aynı devletlerin bir kısmının sesi kısıldı, cümleleri uzadı ve kelimeleri dikkatle seçilmeye başladı. İnsan hakları kuruluşları da Avrupa devletlerini bu çifte ölçü sebebiyle açıkça tenkit etti. Amnesty International’ın çifte standart eleştirisi
Libya’da ise Avrupa’nın başka bir kabiliyeti görüldü: Bir ülkeye müdahale etmekte süratli, müdahalenin ardından meydana gelen keşmekeşle ilgilenmekte ağır davranmak. Önce bombalar atıldı, ardından demokrasi geleceği söylendi. Sonra ülke karışınca Avrupa sahneden çekildi. Faturayı yine o memleketin halkı ödedi.
Avrupa’nın meselesi her hadiseye aynı şekilde müdahale etmemesi değildir. Elbette her savaşın şartı farklıdır. Asıl mesele, insan hayatının değerini failin ve kurbanın kimliğine göre değiştirmesidir. Suç rakip tarafından işlenince ahlak hatırlanıyor; dost tarafından işlenince diplomasi devreye giriyor.
Böyle bir düzende insan hakları ilke değil, kullanışlı bir siyaset aletidir.
Mladić öldü, fakat hesap kapanmadı
Ratko Mladić’in hapishanede ölmesi mühimdir. Yıllarca kaçtıktan sonra yakalandı, yargılandı ve bir savaş suçlusu olarak öldü. Fakat onun ölümü, Srebrenitsa’da yaşananları sona erdirmedi. Aileler hâlâ yakınlarının kemiklerini arıyor. Katliamı inkâr edenler hâlâ var. Mladić’i kahraman sayanlar hâlâ duvarlara resmini çiziyor.
Avrupa ise her temmuz ayında Srebrenitsa’yı anıyor, çelenk bırakıyor ve “Bir daha asla” diyor. Merasim bitince de gündelik siyasetine dönüyor.
Belki de “Bir daha asla” sözü Avrupa lisanında yanlış tercüme edilmiştir. Söylenmek istenen şudur:
“Bir daha asla… menfaatlerimize uygun olmadığı müddetçe.”
Mladić öldü. Fakat onu durdurmakta geciken siyaset, bugün başka coğrafyalarda yaşamaya devam ediyor. Srebrenitsa’nın asıl dersi de budur: Katliamı yalnızca tetiği çekenler hazırlamaz. Gören, bilen, gücü yeten fakat susmayı tercih edenler de o karanlığın büyümesine hizmet eder.
Avrupa kendisini dünyanın vicdanı olarak takdim edebilir. Lakin Srebrenitsa’nın toplu mezarları ortada durduğu müddetçe bu iddia, kötü yazılmış bir reklam cümlesinden ibaret kalacaktır.




