Görsel: Ahmed Ismat, ordunun yalnızca medya savaşını kaybetmekle kalmadığını, savaşın ahlaki dilini de karşı tarafa bıraktığını yazıyor. Bu dil önemlidir; çünkü HDK’nin şiddeti tesadüfi değildir. [GETTY]

Milyonlarca Sudanlı için savaş, hayatı tek bir ıstırap verici soruya indirgedi: Ne zaman bitecek? Barış artık siyasi bir lüks değil, acil bir zorunluluk. Evlerini kaybeden aileler, kitlesel olarak yerinden edilen topluluklar ve yakınlarının hâlâ hayatta olup olmadığını merak eden herkes için önemli olan tek şey bu.

Mahmud’la Kahire’nin Medineti bölgesindeki Gallal Kafe’de buluştuğumuzda içinde bulunduğumuz gerçekliğin ağırlığını hissedebiliyordum. Orayı seçmemizin tek nedeni, onun Bedir’de yaşaması ve nihayetinde Kahire şehir merkezine gitmek istememizdi; dolayısıyla benim evime yakın bir yerde buluşmak mantıklıydı. Mahmud’u üç yıldır ilk kez görüyordum.

Birbirimizi öylesine yoğun duygularla selamladık ki yan masadaki Mısırlı bir kadın ağlamaya başladı.

Mahmud hemen mahcup oldu. Ağlayan bir yabancı karşısında ya da genel olarak duygularla nasıl başa çıkacağını bilmiyordu, bu yüzden öylece telefonuna baktı. Sosyal medya akışında Hartum’un yanışını gösteren bir video izlerken kadının herhâlde bir ilişki yüzünden ağladığını mırıldandı.

Ondan sonra pek konuşmadık. Sessizlik konusunda olağanüstü derecede ustalaştık.

Katliam

Sudan’daki savaş elbette 15 Nisan 2023’te birdenbire ortaya çıkmadı. Bu, uzun zamandır titizlikle inşa edilen bir şiddet projesinin görünür hâle gelmesiydi.

Daha ilk kurşun bile sıkılmadan önce siyasetçiler ve seçkinler, yıllarca her şeyi iktidar odakları arasındaki basit bir çatışmaya ya da yeni bir çerçeve anlaşmasıyla kolayca çözülebilecek bir geçiş krizine indirgemeye çalıştı.

Dışarıdan birçok gözlemci de meseleyi, giderek küçülen pastadan pay kapmak için savaşan iki general olarak açıklayıp geçiştirmeye çalıştı. Oysa bizim için asıl mesele, yıllarca kendi sınırları içinde birden fazla silahlı gücün var olmasına sistematik biçimde izin veren bir devletin hikâyesiydi.

Devlet kurumlarımızın çöküşünü ilk kez fark ettiğim o kesin ana dönüp baktığımda aklıma, dönemin Cumhurbaşkanı Ömer el-Beşir’in devrilmesinden hemen sonraki Mayıs 2019 geliyor. Bu, yıllar sonra 8 Ramazan Katliamı olarak anılacak olayın başlangıcıydı. Orada durup oturma eylemini taşlardan başka hiçbir şeyimiz olmadan korumaya çalıştığımızı hatırlıyorum.

Bizler mahalle komiteleri olarak hareket ediyor, sokaklarımızın dokusunu çaresizce bir arada tutmaya çalışıyorduk; Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) ise şiddeti kazançlı bir işe dönüştürüyordu.

O günü acımasız bir netlikle hatırlıyorum; çünkü mahallemden arkadaşım Ali Kisketa’yı o gün öldürdüler. Ardından hafızam beni sonrasına, Abdüsselam Kişa ile Kusai Hammadto’yu da öldürdükleri zamana sürüklüyor.

Sevdiklerimi dolaylı yollardan da kaybettim. Ağız, diş ve çene cerrahı olan arkadaşım Ali, Hartum’dan kaçan yaralı göçmenleri Atbara Devlet Hastanesi’nde üç gün üst üste yoğun biçimde tedavi ettikten sonra bir kalp rahatsızlığı nedeniyle öldü.

Bir başka arkadaşım Mazen ise geçen yıl kendi hayatına son verdi.

Doğası gereği şiddet yanlısı

Ordunun bu savaşın anlamını anlatma biçiminde köklü ve yapısal bir kusur var. Ordu, tutumunu “müzakere yok” gibi saldırgan sloganlar etrafında şekillendirerek özü itibarıyla şiddet üzerine kurulmuş bir güç olan HDK’nin, akıl almaz biçimde kendisini barış teklif eden taraf olarak sunmasına imkân tanıdı.

Ordu yalnızca medya savaşını kaybetmedi; savaşın ahlaki dilini de karşı tarafa bıraktı. Bu dil önemlidir, çünkü HDK’nin şiddeti tesadüfi değildir.

Yerinden edilme kamplarındaki çadırlarda oturan, bütün hayatlarından koparılmış insanlar yalnızca kimin kazanacağını bilmek istemiyor; her şeyden önce bunların neden yaşandığını ve silah sesleri nihayet kesildikten sonra tam olarak ne olacağını bilmeye ihtiyaç duyuyorlar.

Savaş, içi boş sloganlar değil, açık bir iletişim gerektirir. İnsanlara şunu söyleyen bir söylem gerektirir: Varlığınız tehdit edildiğinde kesinlikle başka seçeneğimiz kalmadığı için savaşıyoruz; onlar bugün silahlarını bırakırsa barış derhâl önceliğimiz olacaktır.

Meşru bir ordunun amacı çatışmayı sürdürmek değil, halkını korumak ve savaşı mümkün olan en kısa sürede sona erdirmektir. Sudan’da ordu, kendisini HDK’nin tam karşısında açıkça konumlandırmalıdır.

Bizim için HDK hiçbir zaman jeopolitik bir rapordaki kısaltmadan ibaret olmadı. Sokaklarımızdaydılar; mahallelerimizi işgal ediyor, evlerimizde uyuyorlardı. Bildiğimiz ve sevdiğimiz Hartum’u nasıl tam bir korku mekânına dönüştürdüklerine bizzat tanıklık ettik.

Gerçek ve ölümcül bir risk taşıdığı hâlde halkın yanında durmayı seçen kişileri de bünyesinde barındıran orduyla karşılaştırıldığında HDK, tarihsel olarak sivillere yönelik şiddetle özünde bağlantılı olmuştur.

Nitekim 2000’lerin başında, devletin aşırı şiddeti en düşük siyasi bedelle nasıl uygulayacağı ikilemiyle karşı karşıya kaldığı dönemde, kuruluşundan itibaren oynaması için tasarlandığı rol buydu. Resmî ordu teoride her çatışmadan sorumlu tutulabileceği için güçlerin devletin geleneksel yapısının tamamen dışında faaliyet gösterdiği bir model geliştirildi.

Bu güçlere silahlar ve merkezi otoritenin kendisini uzak tutmak istediği acımasız görevleri yerine getirme yetkisi verildi.

Cancavidler, merkez tarafından oluşturulan ve uygun görüldüğü her an devreye sokulan özel bir yönetim yöntemi olarak kullanıldı. Buna rağmen birçok kişi HDK’yi birdenbire iktidara yükselen, marjinal ve başına buyruk bir güç olarak tasvir etme gibi ölümcül bir hataya hâlâ düşüyor.

Beşir’in devrilmesinden sonra bu güç, kendisini doğuran rejimle birlikte ortadan kaybolmadı; aksine yayılarak büyüdü. Devletin geniş güvenlik ağlarını devraldı, devasa şirket varlıkları edindi ve kendi dış ilişkilerini geliştirdi. Yalnızca kendi çıkarlarını korumak için savaşan, bütünüyle şekillenmiş siyasi ve ekonomik bir projeye dönüştü.

HDK örneğinde silah gücü; para, altın kaçakçılığı, sınır ötesi ticaret ve paralı askerlikle yakından bağlantılıydı.

Altın, çökmüş bir ekonomide gücün nihai kaynağı hâline geldi. Silahlı güçler, somut kaynakları doğrudan siyasi nüfuza dönüştürebildi; bu da Alex de Waal’ın, sadakatlerin satın alındığı ve ittifakların doğrudan sermayeyle şekillendirildiği “siyasi pazar” olarak tanımladığı olguyu kusursuz biçimde ortaya koydu.

Bu pazarda gerçek güç, silahları finanse etme ve muazzam serveti bölgesel nüfuza dönüştürme becerisinden gelir.

Güney Sudan’ın ayrılmasının ardından merkezi devletin kaynakları azalınca HDK oluşan boşluktan yararlandı. Mali bağımsızlık kazanarak devlete daha az bağımlı, ona meydan okuyabilecek ölçüde de çok daha güçlü hâle geldi. Yemen’deki savaşa gönderilmeleri bile, savaşçıların yurt dışına ihraç edilmesinin kazançlı bir finansman ve bölgesel nüfuz kaynağına dönüştüğü yeni bir siyasi ekonominin parçasıydı.

Dolayısıyla HDK’yi “ötekileştirilmişlerin devrimi” olarak nitelendirmek tehlikeli bir yanılgıdır. Yoksul çevrelerden gelen insanların içinde bulunduğu trajik askere alınma koşullarını kabul etmekle, bu ötekileştirmeyi yeni bir seçkin çıkarları ağına hizmet etmek için silaha dönüştüren ağır silahlı bir projeyi mazur göstermek arasında çok büyük bir fark vardır.

Cancavidler devletin dışında değildi; onun en acımasız ve en alaycı ürünüydü. Bu güç yeterince büyüdüğünde de doğal olarak devletin tamamını yutmak istedi. HDK açısından savaş, devletin biçiminin nasıl olacağı üzerine verilen varoluşsal bir mücadeleydi.

Silahın namlusundan

Şiddet ekonomisinden doğan bir güç, bazı siyasetçilerin gözünde nasıl oldu da potansiyel bir demokratik ortağa dönüşebildi? Derin kriz içindeki toplumlar, şiddet yanlısı bir gücü belirli bir rakibin üzerine sürerek kontrol edebilecekleri yanılgısına sık sık kapılır.

Karl Marx, parçalanmış bir toplumun herkesin ortak korkusundan yararlanan bir gücü nasıl ortaya çıkarabileceğini çarpıcı biçimde anlatmıştır. Rakiplerinden dehşete düşen seçkinler, dizginlerin kendi ellerinde olduğuna inanarak silahlı bir kestirme yol arar.

Fakat meşruiyetini bütünüyle silahın namlusundan alan bir güç, siyasete ikna değil zorlama mantığıyla girer. HDK’yi orduyu dengelemek ya da İslamcıları devre dışı bırakmak için kullanışlı bir araç olarak görenler, bu silahın bütün geçmişini bilerek görmezden geldi.

Muazzam gücünü kayıt dışı ekonomiden ve kurumları fiilen devre dışı bırakmaktan almaya alışmış bir yapı, yalnızca bir kâğıt parçasını imzalayarak mucizevi biçimde demokratik bir ulusal kuruma dönüşmez.

Bu durum Sudan ordusunu sorumluluktan kurtarmaz. Ordunun siyasi müdahalelerle ve otoriter rejimlere sistematik katılımla dolu uzun ve sorunlu geçmişi, bütün devlet kurumlarında kapsamlı bir reform yapılmasını gerektiriyor. Ancak reforma şiddetle ihtiyaç duyan bir kurum ile varlığının temeli bizzat kurum kavramını baltalamaya dayanan bir milis gücü arasında temel ve aşılması imkânsız bir fark vardır.

Bir kurum, ciddi kusurları ne olursa olsun, doğası gereği kuralların, yapının ve devlet gücüyle hukuk arasında bir ilişkinin varlığını kabul eder. Milis gücü ise hukukun tümüyle kaba kuvvete tabi olduğu ve devlet kurumlarının, en fazla para ve silaha sahip kişinin elindeki basit araçlara dönüştüğü tersine çevrilmiş bir gerçekliği temsil eder.

Dolayısıyla bu savaş, nasıl bir devlet olmak istediğiyle boğuşan bir devletin şiddet dolu dışavurumuydu.

Askerî hâkimiyete sivil kurumların sistematik biçimde yağmalanması ve kasıtlı olarak yıkılması eşlik ettiğinde savaş, kimin mülk sahibi olacağını ve kimin elindekileri kaybedeceğini kalıcı olarak yeniden düzenlemenin hesaplı bir aracına dönüşür.

Sudan’da savaş, gündelik hayatın sistematik biçimde ortadan kaldırılması yoluyla tasarlandı. Halkın ortak iradesini kırmak amacıyla suçlar kasıtlı olarak kayda alındı ve yayımlandı. Nihai hedef, yurttaşların aidiyet duygusu üzerinde tam bir hâkimiyet kurmaktı.

Nihayetinde bir insan evini kaybettiğinde hafızasını, dayanağını ve gelecek duygusunu da kaybeder.

Lübnanlı psikolog Mustafa Hicazi’nin belirttiği gibi, ciddi biçimde ötekileştirilmiş ve ezilmiş bir kişi, birdenbire mutlak ve denetimsiz bir yetkiyle donatıldığında, bir zamanlar maruz kaldığı zalimlik mantığının aynısını uygulayan bir canavara dönüşebilir.

Asıl tehlike; köklü bir tarihsel adaletsizlik duygusunun yüksek kalibreli silahlarla, hukukun tamamen yokluğuyla ve insanları soyut düşmanlara indirgeyen zehirli bir söylemle buluştuğu anda ortaya çıkar. Şiddet, kişinin kendini kanıtlama aracına dönüşür.

Savaşçıyı sorumlu tutacak bir kurum olmadığında “öteki”, insan olmaktan çıkarak gözden çıkarılabilir bir nesneye dönüşür. Suçların büyük bir neşeyle kayda alınmasında ve sivillerin aşağılanmasının askerî bir zafermiş gibi sunularak internette yayımlanmasında tanık olduğumuz şey tam olarak buydu.

“Ordudakilerin hepsi kizandır (El-Beşir’in Ulusal Kongre Partisine sadık İslamcılar için kullanılan aşağılayıcı bir lakap)”, “HDK mensuplarının hepsi garabadır (Batı Sudan’dan gelen insanlar)” ve “kuzeyliler sömürgecilerin yerel muhbirlerinden ibarettir” gibi rahat ve tembel sınıflandırmalar duyduk. Bu tür kaba genellemeler, toplumları karmaşık ve ıstırap verici gerçeği görmekten tamamen aciz hâle getirir.

Derin bir yolsuzluğun ve İslamcıların iktidara dönme girişimlerinin varlığını kabul ederken aynı zamanda silahlı bir milis gücünün, devleti fiilen yutmak isteyen asalak bir projeyi temsil ettiğini de kabul etmek kesinlikle mümkündür ve önemlidir. Daha kolay olan ikili açıklamayı seçmek, bizi ezici gerçekliğimizle yüzleşme sorumluluğundan kurtarır.

Sudan; onlarca yıl boyunca zayıf bir devlet ve içi boşaltılmış bir ekonomi inşa edilmesi, ulusal kurumlara da kişisel çatışmalarda kullanılabilecek, gözden çıkarılabilir araçlar gibi davranılması sonucunda bu korkunç noktaya geldi.

Bununla birlikte asıl soru, savaştan sonra Sudan’a ne olacağıdır. Çünkü teoride devleti koruyan taraf, bizi en başta bu felakete sürükleyen projenin mahiyetini kabul etmeyi reddetmeye devam ederse parçalanmış ülkemizin yeniden inşa edilme ihtimali çok düşüktür.

Ancak devleti savunmak, geçmişteki feci hataların tekrarlanmasını haklı çıkarmaz ve çıkarmayacaktır. Sudan’ın farklı türden bir devlete şiddetle ihtiyacı var: Askerî kurumun kesin biçimde toplumun altında konumlandığı ve milislerin bir daha asla geçerli bir alternatif olarak görülmediği bir devlete.

Dahası, halka korku salan milis gücünü yenilgiye uğratmanın Sudan’ın sorunlarının sona ermesi anlamına gelmediği konusunda kendimize karşı dürüst olmalıyız. En zorlu mücadele, meşru kurumların yeniden inşası, vahşet eylemlerinin faillerinden hesap sorulması ve ordunun siyasileştirilmesine kalıcı olarak son verilmesi dâhil olmak üzere bu aşamadan sonra yaşanacaktır.

Sudan halkına verilecek mesaj kör bir nefret ya da sonsuz bir intikam mesajı olmamalıdır. Tavizsiz bir dürüstlükle şu ifade edilmelidir: Silahlı saldırganlığı meşru bir yönetim biçimi olarak kesinlikle kabul etmeyeceğiz.

Silahlar bırakılır, adalet devre dışı bırakılmaz ve genel af çıkarılmazsa barış mümkün olacaktır. Barış nihai hedef olsa da evlerimizi işgal eden ve şehirlerimizi yağmalayanların elinde alaycı bir siyasi araç hâline gelmesine asla izin verilmemelidir.

Sudan’ın ilerleyebilmesi için öncelikle bu savaşı mümkün kılan düşünceyi kalıcı olarak ortadan kaldırması gerekiyor.

 

Kaynak: The New Arab