Cenevre – İsrail’in ablukası ile insani ve ticari malzemelere yönelik kısıtlamaları sürerken un ve diğer temel ürünlerin tükenmesi, fırınların kapanması ve halkın satın alma gücünün çökmesi nedeniyle Gazze Şeridi yeniden kıtlık riskiyle karşı karşıya.

Gıda üretim kaynaklarının ve gıdaya erişim yollarının yok edilmesinin ardından ablukanın sıkılaştırılması ve bölgeye giren gıdaların miktarının, türünün ve düzenliliğinin kontrol edilmesi, iki milyondan fazla Filistinliyi hayatta kalmak için gerekli temel ihtiyaçlardan yoksun bırakıyor ve açlığın Ekim 2023’ten beri süren soykırımın bir aracı olarak kullanılmasını kalıcılaştırıyor.

Avrupa-Akdeniz İnsan Hakları İzleme Örgütünün saha ekibi, Gazze Şeridi genelindeki merkezî pazarları, dükkânları ve yerinden edilmiş kişilerin toplandığı alanları ziyaret etti. Sebze, meyve ve diğer temel ürünlerde ciddi kıtlık yaşandığını, geriye kalan ürünlerin fiyatlarının ise bölge sakinlerinin çoğunun karşılayamayacağı düzeye ulaştığını tespit etti. İsrail’in uluslararası hukuku ihlal ederek dayattığı abluka, yıkım, sürekli yerinden edilme ve sistematik yoksullaştırma nedeniyle Gazze halkı geçim kaynaklarını kaybetti ve birikimlerini tüketti.

    Ablukanın sıkılaştırılması ve bölgeye giren gıdaların miktarının, türünün ve düzenliliğinin kontrol edilmesi, iki milyondan fazla Filistinliyi hayatta kalmak için gerekli temel ihtiyaçlardan yoksun bırakıyor ve açlığın bir soykırım aracı olarak kullanılmasını kalıcılaştırıyor.   

Un stoklarının tükenmesi ve çalışan tesisler için gerekli yakıtın yetersiz kalması, son günlerde çok sayıda fırının kapanmasına neden oldu. Gazze kentindeki iki büyük fırın da dün faaliyetlerini durdurdu. Bu durum, un ve diğer temel gıda maddelerinin fiyatları hızla yükselirken uzun ve yorucu ekmek kuyruklarının yeniden ortaya çıkmasına yol açtı. Fırınların kapanması, özellikle yemek pişirme gazının bulunmadığı ve çadırlarda ve aşırı kalabalık barınaklarda yemek hazırlamanın zor olduğu koşullarda, yerinden edilmiş ve bölge sakini binlerce aileyi temel besin kaynaklarından mahrum bırakıyor.

Gazze Şeridi Fırın Sahipleri Derneği Başkanına göre Dünya Gıda Programının (WFP) desteğiyle faaliyet gösteren geriye kalan yedi fırın da 48 saat içinde kapanabilir. Bu risk özellikle ihtiyaç duydukları un kamyonlarının en erken 25 Ekim Pazar sabahına kadar bölgeye alınmayacak olması ve sınır kapılarının çalışıp çalışmayacağına ilişkin belirsizlik nedeniyle artıyor.

Avrupa-Akdeniz İnsan Hakları İzleme Örgütünün saha ekibi, 20 Ekim’den bu yana Gazze Şeridi genelinde yaygın bir paniği ve önceki kıtlık dalgalarıyla bağlantılı ağır travmanın yeniden ortaya çıkışını belgeledi. Sebze ve meyveler pazarlardan kaybolurken, un azalır ve fiyatlar yükselirken bölge sakinleri yeniden şiddetli açlığa sürüklenmekten ve çocuklarını besleyememekten korkuyor. Bunun sonucunda çok sayıda aile günlük öğünlerini mümkün olan en düşük düzeye indirdi ve temel besin maddelerinden yoksun alternatif gıdalara yöneldi. Anneler de bebek maması ve reçeteyle verilen besin takviyeleri dâhil olmak üzere çocuklarına uygun yiyecek bulmakta giderek daha fazla zorlanıyor.

İsrailli yetkililer, ticari malların girişine ilişkin düzenlemeleri 13 Ekim 2026’dan itibaren askıya aldı ve 19 Ekim’de girişlerin kısmen yeniden başlayacağını duyurdu. Ancak izin verilen miktarlar son derece sınırlı kaldığı, taze sebze ve meyve girişine izin verilmediği için bu açıklama sahadaki krizi hafifletmedi. Bölge sakinleri ve tüccarlar, saha ekibine, sınır kapısının her cuma ve cumartesi kapanması nedeniyle herhangi bir kamyonun geçişine izin verilip verilmeyeceğini pazar gününe kadar bilemediklerini söyledi. Üç günlük bir kapanma, zaten sınırlı olan stokları tüketebilir, kıtlığı ağırlaştırabilir ve fiyatları insanların temel ihtiyaçlarını karşılamak için daha da az ürün alabileceği düzeylere yükseltebilir.

Saha verileri ve sınır kapılarındaki faaliyetlerin analizi, İsrail’in Gazze’ye giren ürünlerin miktarını ve çeşitliliğini sınırlandırmayı sürdürdüğünü doğruluyor. Toplam malzeme girişi, en iyi ihtimalle Gazze Şeridi’nin gerçek ihtiyaçlarının yalnızca yaklaşık yüzde 37’sini karşılıyor. İsrailli yetkililer, ticari sevkiyatların içeriğini kasıtlı biçimde kontrol ediyor; atıştırmalıklar ve gazlı içecekler gibi temel olmayan ürünlerin sınırlı miktarda girişine izin verirken temel gıda ve sağlık malzemelerini kısıtlıyor. Bu örüntü, geçici güvenlik veya lojistik kaygılara verilen bir karşılıktan ziyade halkı besin yönünden yoksullaştırmayı ve insanları sürekli ihtiyaç ve belirsizlik içinde tutmayı amaçlayan kasıtlı bir politikaya işaret ediyor.

Temel gıdalar kısıtlanırken temel olmayan ürünlerin girişine izin verilmesi, aç bırakma politikasının bulunmadığı anlamına gelmez. Malzemelerin yeterliliği yalnızca ürünlerin pazarlarda bulunup bulunmadığına değil, halkın ihtiyaçlarını karşılayacak miktarda ve çeşitlilikte gıdaya erişip erişemediğine bağlıdır. Bu kısıtlamalar, yerel üretim ve gelir kaynaklarının yok edilmesiyle birlikte değerlendirilmelidir. Bu yıkım, halkı miktarını, türünü ve giriş zamanını İsrail’in kontrol ettiği malzemelere bağımlı bırakmaktadır.

65 yaşındaki Abdülaziz Said, Avrupa-Akdeniz İnsan Hakları İzleme Örgütüne verdiği ifadede şöyle dedi:

“Ben hasta ve yaşlı biriyim. Sağlık durumum nedeniyle dayanabilmek için düzenli ve çeşitli biçimde beslenmem gerekiyor. Fakat pazarda bulunan ürünlerin çoğu artık karşılayabileceğim fiyatların çok üzerinde.”

Said, daha önce bölge sakinlerinin beslenmesinin temel parçalarından biri olan sebzelerin artık bulunmadığını belirterek şöyle devam etti:

“Bulabildiğimiz ekmek, pirinç ve mercimekle geçiniyoruz. Bazen evde ne varsa ona bağlı olarak tek öğünle yetiniyoruz.”

43 yaşındaki Ümmü Halid ise şunları söyledi:

“Şeker hastasıyım. Öğünlerimi düzenlemem ve hastalığıma uygun yiyecekleri seçmem gerekiyor. Ancak gıda kıtlığı ve sebze fiyatlarının yüksekliği bunu zorlaştırdı. Hayatımız işkenceye dönüştü. Her gün başka bir sorun yaşanıyor. Bazen sınır kapısı kapalı oluyor, bazen hiçbir düzenleme yapılmıyor, bazen de hiçbir besin değeri bulunmayan ürünlerin girişine izin veriliyor.

Çoğu zaman karşılayabileceğim fiyata uygun yiyecek bulamıyorum ve her şey aşırı pahalı. Bu durum devam ederse sağlığımın daha da kötüleşmesinden korkuyorum; çünkü şeker hastası olarak düzenli beslenmem gerekiyor.”

Sahadaki kriz, WFP’nin finansman yetersizliği nedeniyle Gazze Şeridi’ndeki yaklaşık 500.000 kişiye verilen aylık yardımı askıya alacağını 19 Ekim’de duyurmasıyla aynı döneme denk geldi. Program, ihtiyaçların yüksek kalmayı sürdürdüğü ve özellikle çocuklarla hamile kadınlarda akut yetersiz beslenmenin aniden ve hızla artabileceği uyarısında bulundu. Birleşmiş Milletler yardımlarındaki bu azalma, İsrail’in malzeme girişine uyguladığı ağır kısıtlamalarla birleşerek on binlerce aileyi katmerlenen gıda kıtlığıyla karşı karşıya bırakıyor, son aylarda kaydedilen sınırlı ilerlemeyi aşındırıyor ve kış yaklaşırken ciddi bir gerileme tehdidi yaratıyor.

Bu tehlikeli gelişmeler, önceki aç bırakma dönemlerinin etkilerinin hâlâ açıkça görüldüğü bir sırada yaşanıyor. Gazze Sağlık Bakanlığı, 16 Ekim’de yaptığı açıklamada, 157’si çocuk olmak üzere en az 466 Filistinlinin 2024’ten bu yana yetersiz beslenme ve kıtlık nedeniyle hayatını kaybettiğini bildirdi. Ağustos 2026’ya kadar beş yaşından küçük çocuklar arasında 158.000’den fazla akut yetersiz beslenme vakası kaydedildi. Tahminen 74.200 çocuğun Nisan 2027’ye kadar tedaviye ihtiyacı olacak. Hamile kadınlar arasındaki kansızlık oranı, savaş öncesindeki yüzde 41 seviyesinden 2026’da yüzde 61’e yükseldi. Yılın ilk yarısında yaklaşık 4.000 gebelik kaybı kaydedildi; bu sayı önceki altı ayda yaşananların üç katından fazladır.

Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu (UNICEF), Gazze Şeridi’nde yetersiz beslenmeyle mücadelede sağlanan kazanımların son derece kırılgan kaldığını ve tedarik zincirlerinde yaşanacak herhangi bir kesintinin bu ilerlemeyi hızla tersine çevirebileceğini bildirdi. En son Entegre Gıda Güvenliği Aşama Sınıflandırması (IPC) değerlendirmeleri, nüfusun yaklaşık üçte ikisini oluşturan 1,4 milyon civarında insanın akut gıda güvensizliğiyle karşılaşmayı sürdürdüğünü gösteriyor. Bu durum, tarım arazilerinin ve yerel üretim kapasitesinin yok edilmesi ve İsrailli yetkililerin kendi kontrollerindeki sınır kapılarından geçmesine izin verdiği malzemelere bütünüyle bağımlı kalınması ortamında yaşanıyor.

İşgalci güç olarak İsrail, Dördüncü Cenevre Sözleşmesi’nin 55. maddesi uyarınca, elindeki imkânların izin verdiği en geniş ölçüde halkın gıdaya ve tıbbi malzemelere erişimini sağlamak ve bölgenin kaynaklarının yetersiz olduğu durumlarda gerekli ürünleri ithal etmekle yükümlüdür. 59. madde uyarınca, nüfusun tamamının veya bir bölümünün yetersiz biçimde tedarik edildiği durumlarda yardım programlarını kabul etmek ve elindeki bütün imkânlarla kolaylaştırmak zorundadır. Uluslararası teamül hukukunun 55. kuralı da meşru denetim hakkı saklı kalmak kaydıyla tarafsız insani yardımların hızlı ve engelsiz geçişine izin verilmesini ve bunun kolaylaştırılmasını gerektirir. Bu yükümlülük, malzemelerin sivillere güvenli biçimde taşınmasını ve dağıtılmasını sağlamayı da kapsar. İsrail ise açlık ve hastalığın yayıldığını bilmesine rağmen gıda ve ilaç taşımak için gerekli lojistik altyapıyı yok ederek ve onarımını engelleyerek bu yükümlülüğü ihlal etmektedir.

İsrail’in yükümlülükleri kamyonların sınırdan geçmesine izin vermekle sınırlı değildir. Malzemelerin güvenli biçimde taşınmasını ve dağıtılmasını kolaylaştırmayı, yardım çalışanlarıyla tesislerini korumayı ve gıdaya, suya ve ilaca erişim için gerekli altyapının onarılmasını sağlamayı da kapsar. Sivilleri hayatta kalmaları için vazgeçilmez olan kaynaklardan kasıtlı biçimde yoksun bırakmak ve yardımları bilinçli olarak engellemek, sivilleri bir savaş yöntemi olarak aç bırakma kastıyla gerçekleştirildiğinde Roma Statüsü’nün [8(2)(b)(25) maddesi](https://legal.un.org/icc/statute/99_corr/cstatute.htm#:~:text=(xxv\)%C2%A0%C2%A0%C2%A0%C2%A0%20Intentionally%20using%20starvation%20of%20civilians%20as%20a%20method%20of%20warfare%20by%20depriving%20them%20of%20objects%20indispensable%20to%20their%20survival%2C%20including%20wilfully%20impeding%20relief%20supplies%20as%20provided%20for%20under%20the%20Geneva%20Conventions%3B) uyarınca savaş suçu teşkil eder. Güvenlik gerekçeleri veya denetim prosedürleri bu tür davranışları haklı çıkaramaz.

Uluslararası Ceza Mahkemesinin (UCM) Birinci Ön Yargılama Dairesi, 21 Kasım 2024’te Binyamin Netanyahu ve Yoav Gallant hakkında tutuklama kararları çıkardı. Daire, bu kişilerin açlığın bir savaş yöntemi olarak kullanılması suçundan sorumlu olduklarına inanmak için makul gerekçeler bulunduğu sonucuna vardı. Bu durum, süregelen aç bırakma politikasının soruşturulmasını ve bireysel cezai sorumluluğun belirlenmesini gerektiriyor. Ayrıca Roma Statüsü’ne taraf devletlerin UCM’yle iş birliği yapma ve çıkardığı tutuklama kararlarını uygulama yükümlülüklerini yerine getirmeleri gerektiğini doğruluyor.

Filistinlilerin, yaşam için gerekli ihtiyaçlardan mahrum bırakılmalarına ve tamamen veya kısmen fiziksel olarak yok edilmelerine yol açması amaçlanan yaşam koşullarına kasıtlı biçimde maruz bırakılması, Soykırım Sözleşmesi’nin [II(c) maddesinde](https://www.ohchr.org/en/instruments-mechanisms/instruments/convention-prevention-and-punishment-crime-genocide#:~:text=(c\)%20Deliberately%20inflicting%20on%20the%20group%20conditions%20of%20life%20calculated%20to%20bring%20about%20its%20physical%20destruction%20in%20whole%20or%20in%20part%3B) belirtilen soykırım eylemleri kapsamındadır. Ölümcül sonuçları ortaya çıkmış, bilinir hâle gelmiş ve defalarca uyarılara konu olmuşken bu ölümcül koşulların uygulanmaya devam edilmesi; yaşam araçlarının sistematik olarak yok edilmesi, yeniden kurulmalarının engellenmesi ve İsrailli yetkililerin Gazze Şeridi’ndeki Filistinlileri yok etme niyetini gösteren açıklamalarıyla birlikte değerlendirildiğinde soykırım için gereken özel kasta ilişkin birbiriyle örtüşen kanıtlar oluşturmaktadır. Bu durum, sınır kapılarıyla malzeme girişlerinin yönetimini soykırımı gerçekleştirmek ve halkın fiziksel olarak yok olmasına yol açan koşulları sürdürmek için kullanılan bir araca dönüştürmektedir.

Bu uygulamaların sürdürülmesi, Uluslararası Adalet Divanının 28 Mart 2024 tarihli kararında belirlediği bağlayıcı geçici tedbirlere uyulmaması anlamına da gelmektedir. Söz konusu karar, İsrail’in Birleşmiş Milletlerle tam iş birliği içinde, acilen ihtiyaç duyulan temel hizmetlerin ve insani yardımların büyük ölçekte ve engelsiz biçimde sağlanmasını güvence altına almak üzere gerekli ve etkili bütün önlemleri almasını gerektiriyordu. Bunlara kara sınır kapılarının kapasitesinin ve sayısının artırılması ve gerektiği sürece açık tutulması da dâhildi. Divan, 22 Ekim 2025 tarihli danışma görüşünde, İsrail’in temel malzemeleri temin etme, yardım çalışmalarını kolaylaştırma ve UNRWA da dâhil olmak üzere Birleşmiş Milletlerle iş birliği yapma yükümlülüklerini teyit etti. Fiilî kontrol ve insani ihtiyaçlar sürdüğü müddetçe ateşkes ilanı bu yükümlülükleri askıya almaz.

Uluslararası toplum ve Cenevre Sözleşmelerinin Yüksek Âkit Tarafları, devam eden İsrail soykırımını sona erdirmek, bütün düşmanca eylemleri durdurmak ve Gazze Şeridi’ne uygulanan kapsamlı ve hukuka aykırı ablukayı kaldırmak için derhâl harekete geçmelidir. İsrail; mal, gıda ve yakıt girişine yönelik bütün kısıtlamaları derhâl ve koşulsuz olarak kaldırmaya, bunların halkın gerçek ihtiyaçlarıyla uyumlu miktarlarda girişini sağlamaya, bütün kara sınır kapılarını düzenli insani ve ticari akışlara açmaya ve önceden kamuoyuna duyurulan açık programlara göre işletmeye zorlanmalıdır. Bütün miktar kısıtlamaları ve keyfî prosedürler sona erdirilmeli, denetim ve geçiş izinleri için bağlayıcı bir süre sınırı konulmalı; kamyonların sayısına, taşıdıkları yüklere, giriş zamanlarına ve gerçek varış noktalarına ulaşıp ulaşmadıklarına ilişkin ayrıntılı veriler her gün yayımlanmalıdır.

Bütün devletler, devam eden soykırım ve aç bırakma politikası nedeniyle İsrail’den hesap sorulması için somut tedbirler almalı, ekonomik ve diplomatik yaptırımlar uygulamalıdır. İsrail’e silah, mühimmat ve askerî teçhizat ihracatıyla bu tür ürünlerin İsrail’den ithalatına kapsamlı bir yasak getirilmeli; yedek parçalar, askerî kullanım alanı bulunan teknolojiler, bakım hizmetleri ve eğitimler de bu yasağa dâhil edilmelidir. Suçların işlenmesine veya sürdürülmesine katkıda bulunan her türlü iş birliği ve destek sona erdirilmelidir.

Başta WFP ve UNICEF olmak üzere bağışçı devletler ve uluslararası kuruluşlar, finansman açığını kapatmak için acilen mali ve lojistik destek sağlamalıdır. Gazze’deki yarım milyon kişiye verilen aylık gıda yardımının askıya alınması kararı derhâl geri çekilmeli; çocuklar, hamile ve emziren kadınlar, yaşlılar ve kronik hastalığı bulunan kişiler için un ve tedavi amaçlı besin takviyelerinin miktarı artırılmalıdır. Fırınların yeniden açılması ve yerel tedarik zincirlerinin onarılması desteklenmelidir. Bu önlemler, halkın değişken İsrail kararlarına bağımlı kalmadan gıdaya, suya, ilaca ve geçim kaynaklarına güvenli ve sürdürülebilir biçimde yeniden erişebilmesini sağlamalıdır.

Gazze Şeridi’nde faaliyet gösteren BM kuruluşları; halkın gerçek ihtiyaçları, girişine izin verilen insani ve ticari malzemelerin miktarı ve türü, bunların akış düzeni ve bölge genelinde hak sahiplerine gerçekte ne kadarının ulaştığı hakkında düzenli ve ayrıntılı veriler yayımlamalıdır. İhtiyaçlarla malzeme girişleri arasındaki farkı, bunun nedenlerini, İsrailli yetkililerin malzemeleri engelleme veya geciktirme kararlarını ve bu kararların halkın yaşamı ve sağlığı üzerindeki etkilerini belirlemelidir. Malzeme girişlerini engelleyenlerden hesap sorulabilmesi için bu izleme çalışmalarının sonuçlarını da yayımlamalıdır. Yeterli bir müdahale yalnızca Gazze’ye giren kamyonların sayısıyla değil, halkın ihtiyaçlarını karşılamaya yetecek gıdaya, suya ve ilaca fiilen, güvenli ve düzenli biçimde ulaşıp ulaşamadığıyla ölçülür.

UCM Savcısı, aç bırakma politikasının ve malzeme girişlerini kısıtlayan kararların sürdürülmesini soruşturmalı, ilgili kanıtları korumalı, bu politikalara katkıda bulunan sivil ve askerî yetkililerle diğer kişilerin bireysel sorumluluğunu belirlemeli ve kanıtların hukuki şartları karşıladığı durumlarda ilave tutuklama kararları talep etmelidir. Avrupa-Akdeniz İnsan Hakları İzleme Örgütü, bütün devletleri tutuklama kararlarının uygulanmasında iş birliği yapmaya, Mahkemeyi yaptırımlardan ve engellemelerden korumaya ve Filistinlilerin yaşam için gerekli ihtiyaçlardan mahrum bırakılmamasını sağlamak amacıyla şartların oluştuğu durumlarda evrensel yargı yetkisi kapsamında olmak üzere ulusal mahkemeler önünde soruşturma ve kovuşturmalar başlatmaya çağırmaktadır.

Avrupa-Akdeniz İnsan Hakları İzleme Örgütü, İsrail’in işgal altındaki Filistin topraklarındaki hukuka aykırı varlığının uluslararası hukuk ve Uluslararası Adalet Divanının 19 Temmuz 2024 tarihli danışma görüşündeki sonuçlar doğrultusunda mümkün olan en kısa sürede sona erdirilmesi çağrısında bulunmaktadır. Bunun için İsrail’in Gazze Şeridi’nden tamamen çekilmesi, ablukanın kaldırılması, sınır kapıları ve kaynaklar üzerindeki kontrolün sona erdirilmesi ve Filistin halkının kendi kaderini tayin etme hakkıyla toprakları ve kaynakları üzerindeki egemenliğini kullanabilmesinin sağlanması gerekmektedir.

Yardım ve yeniden inşa düzenlemeleri işgali kalıcılaştırmak veya Filistinlilerin hayatını İsrail’in kararlarına bağımlı tutmak için kullanılmamalıdır. Devletler bu hukuka aykırı varlığı sona erdirmek için somut adımlar atmalı, yarattığı durumu tanımaktan ve devamına katkıda bulunacak her türlü yardım veya desteği sağlamaktan kaçınmalıdır.

 

Kaynak: euromedmonitor.org