Görsel: The Guardian tarafından hazırlanan NAZA belgeselinin resmî fragmanından bir kare. (The Guardian/JW Films)
İsrail kültürüne kazınmış, belki de bu kültürün en sahici ifadelerinden biri olan İbranice bir deyim vardır: yorim ve-bochim, yani “vurup ağlamak.” Bu ifade, İsrail’in kültürel üretiminin vazgeçilmez unsurlarından biri hâline gelmiştir. İlk örneğinin, Siyonist güçlerin 1948’de Filistinlileri kasıtlı olarak sürmesi ve etnik temizliğe tâbi tutmasının —biz Filistinlilerin Nekbe dediği olayın— ardından yazılan bir kısa romana dayandığı kabul edilir. S. Yizhar tarafından yazılan ve adını hayalî bir Filistin köyünden alan Hirbet Hize, hem köyü “etnik olarak temizlemekle” görevlendirilen birliğin tam anlamıyla parçası olmaya hem de suçluluk duygusu ve ahlaki belirsizlikle baş etmeye çalışan genç bir askeri anlatır. Asker, hesaplaşmayı daha sonraya ertelemeye, önce işi bitirip duygusal yüküyle daha sonra ilgilenmeye karar verir.
Bu tür, yarım yüzyılı aşkın sürede kendine özgü kalıplar geliştirdi: Genellikle ağıt tonunda dış sesle konuşan, işlediği suçları ancak itirafın artık hiçbir şeyi değiştiremeyeceği bir zamanda kabul eden duyarlı bir İsrail askerine yer verir. Yizhar’ın kısa romanı, bir kuşak İsrailli yazarın yazılarını şekillendirmede önemli rol oynadı. Beşir’le Vals ve Bu Bölgedeki Kanun gibi çok sayıda İsrail filmi, hatta özensiz Fauda bile “vurup ağlama” kalıbının unsurlarını taşır.
Bu eserler, toprağın ve egemenliğin yalnızca Yahudilere ait olması yönündeki Siyonist ideale bağlı kalmayı sürdüren, fakat sömürgeci bir projenin onu yürütenlerin “ruhu” üzerinde yarattığı bedeli hafifletmeye çalışan kişiler tarafından üretildi. Sömürgeci proje onların ahlaki duyarlılığını köreltiyor; ruhsuz, erkeksi ve hiçbir şeyi umursamayan militan bir figür ortaya çıkarıyordu. Bu tür, birçok bakımdan şiddeti serbest bırakıp Filistin yaşamının ortadan kaldırılmasına ve yok edilmesine katılırken neye dönüşeceklerine ilişkin duydukları korku olarak okunabilir.
Bu nedenle NAZA’yı izlemeye gittiğimde bu alışverişe hazırdım. İsrail askerlerinin işledikleri suçlarla hesaplaşmalarını ve pişmanlık göstermelerini bekliyordum. İsraillilerin gösteriye dönüştürülmüş ahlaki itiraf jestleriyle, zorunluluk, siyaset ve ahlaki bedel üzerine karmaşık değerlendirmelerle kendilerini temize çıkarmalarını izleyeceğimi düşünüyordum. Kuşkum şuydu: İşte yine başlıyoruz; İsraillilerin daha ilginç, daha insani ve bütün duygu çeşitliliğini yaşamaya daha yetenekli kişiler olarak öne çıktığı, Filistinlilerin ise vurup sonra ağlayan bu medeni yaratıkların arka planına hizmet eden “ilkeller” olarak kaldığı bir film daha.
Fakat karşılaştığım şey çok daha sarsıcı ve daha dürüsttü. Filmdeki kişilerin kimlikleri İsrail’de cezai kovuşturmaya uğrama korkusuyla gizlenmişti; Filistinlilere karşı suç işledikleri için değil, bu suçları itiraf edip itiraflarını kamuoyuna açıkladıkları için.
Seslerini duymuyoruz. Tel Aviv’in farklı yerlerindeki çatılarda oturan itirafçıların çoğunun “liberal”, üst sınıfa mensup kişiler, yani 1949 tarihli kısa romanda tasvir edilen duyarlı İsrailliler olduğu anlatılıyor. Bunlar yaklaşan mesih adına insan öldüren kaba yerleşimciler değil; filmde kimliği gizlenen kişilerden birinin iddia ettiği üzere “Araplardan nefret etmeyen” seküler liberal hümanistlerdir.
Öfkenin ve neredeyse şoka varan kederin ötesindeki ilk tepkim, aklıma geldiği anda kendimden kuşku duymama neden olan bir düşünceydi: Ben-Gvir, yoga yapan, avokado yiyen ve ekşi mayalı ekmek pişiren bu Tel Avivli yazılım mühendisleriyle yan yana konulduğunda onun lehine söylenebilecek bir şeyler vardı.
Açık konuşayım ve hiçbir yanlış anlaşılmaya yer bırakmayayım: Ben-Gvir ve onun gibiler yeryüzünün pisliğidir. Fakat onların ırkçılığı, üstünlük duygusu ve Filistinlilerin hayatına yönelik küçümsemesi açıkça ilan edilmekte ve birçok bakımdan tereddütsüz biçimde bütün çıplaklığıyla sergilenmektedir.
Bu İsraillilerin itiraflarında rahatsız edici olan yalnızca Eichmann’a benzemeleri değildir. Burada kastedilen, İsrail savaş makinesinin kusursuzlaştırdığı yöntemlerde kötülüğün “düşüncesizliği” ve sıradanlığı; şiddetin makineleşmiş sistemlere ve matematiksel denklemlere yerleştirilmesidir. Rahatsız edici olan aynı zamanda yaptıkları şeyleri ve bunları nasıl yaptıklarını açıklamalarının ötesinde, işledikleri suçlarla ahlaki bir hesaplaşmanın bulunmamasıdır.
Evet, “Artık buna dayanamadım,” sözünü duyuyoruz. Yuval Abraham, “Araplardan nefret etmediğini” söylemekle Gazze’deki ölümlerin çoğundan sorumlu birliklerde görev yapmak arasındaki çelişkiyi yüzlerine vurduğunda karşılaştığımız sessizlik de var. Fakat asıl rahatsız edici olan, itirafların alt metninden belli belirsiz yansıyan “haz” duygusudur. Kimin yaşayıp kimin öleceğine karar verebilen yarı ilahi bir otorite olmanın hazzı; bir çocuğun cesedinin köpek tarafından yenildiğini gösteren videoları izlemekten alınan zevk.
Bu İsrailliler bize makinenin iyi olduğunu söylüyor. Çünkü kararlar insanlara bırakılsaydı daha fazla kişinin öleceğini ileri sürüyorlar. Makine bir sınırlama aracıdır; evet, etkili bir öldürme yöntemidir ama yine de bir sınırlamadır. Bize bunun “video oyunu” gibi olduğu ve ordu bir psikolog getirmek istemiş olsa da “buna gerek bulunmadığı” söyleniyor.
Buradaki İsrail itirafı artık daha kaba ve daha az duyarlıdır; düşünme işini makinelere bırakan bir askerî birliğin bütün yorgunluğunu taşır. Sistem onların her birinden daha büyüktür:
“Ben yalnızca daha büyük bir makinenin içindeki dişliyim.”
Bu ifadeler ilk bakışta, yapılması gerekenler için sonradan ağlanan klasik İsrail anlatısını sürdürmeyi amaçlayan birer meşrulaştırma çabası gibi görünebilir. Fakat buradaki itiraf başka bir soru soruyor gibidir:
“Yaptıklarımdan zevk aldığım için pişman olmalı mıyım?”
Bu bir soykırım olabilir; görüşülen kişilerden birinin söylediği gibi Nazileri andırabilir. Fakat insan, her şeyi kapsayan bir güç duygusunu yaşamaktan dolayı pişman olmalı mıdır?
Buradaki İsrail itirafı ahlaki yönünden daha az emin görünmektedir. Ben-Gvir ve benzerlerinin yaptığı gibi ateş ettikten sonra zafer naraları atamadığı gibi klasik İsrail özürsüzlüğünün bir zamanlar sunduğu ağlamayı da gerçekleştirememektedir.
Bugün bunlar bir bağımlılıktan söz eden itiraflardır. Kimlikleri gizlenen ve seslerini duyduğumuz bazı kişiler; aracılı öldürme biçimlerine duydukları bağımlılığın ve “temizleme”, “boşaltma”, “öldürme”, “keskin nişancı ateşiyle vurma”, “sakat bırakma” ve “yok etme” yönündeki kararlarının sağlıksız olabileceğini fark ettiklerini anlatıyor.
Abraham’ın öne çıkardığı konuşmanın tamamında, bir ailenin kaderine karar verme gücüne yönelik bir arzu ve yapılan işin sağladığı bir arınma hissi vardır. İtirafçılardan biri, bir görevi tamamlayıp sonrakine geçerken devreye giren bütün hormonlardan söz ederek bağımlılık duygusunu açıkça ortaya koyar. Bir bina yıkıldı, sırada bir başkası var.
Bu adamlar söz konusu güç duygusunu çoğunlukla ekranların arkasında, ofislerde oturup Gazze’nin tamamında yol açtıkları yıkımı izlerken yaşadı.
Bu, İsrail kültürünün ürettiği eski türün tersine çevrilmesidir. Vurup ağlamak, “Arapların” kendilerine işlettiği suçlar için ağlayabildikleri sürece İsraillilere peşinen bağışlanma sunuyordu. NAZA’daki itirafçılar, bu özel biçimde pek az şey talep ediyor.
İtiraflarında ortaya çıkan şey bir bağımlılıktır: İlahilik uyuşturucusuyla sıradan bir temas ve ardından hizmet sona erip makine “mühendisi” veya istihbarat görevlisini hareketli Tel Aviv’in kafelerine geri bıraktığında yaşanan yoksunluk. Ortada bir yas varsa o da bu gücün kaybı içindir.
Bağımlılık dilinin dikkatle ve belirli kayıtlarla kullanılmasının gerekmesinin nedeni de budur. Bağımlı kişi belli ölçüde acıma duygusu uyandırır; belki yakın arkadaşları ve ailesi onun için müdahalede bile bulunur. Fakat bu erkekler ve kadınlar aylar boyunca, her gün kitlesel biçimde öldürmeyi seçtiler.
Evet, bu bir alışkanlığa, belki de ikinci doğalarına dönüştü; fakat onu kendileri seçtiler. İçinde çalıştıkları düzenek onları kurbanlarıyla yüzleşmekten mümkün olduğunca uzaklaştırdı. Onlara hem izlenecek bir gösteri hem de dünyaları ve hayatları biçimlendirebilen kişiler olduklarına ilişkin güçlendirilmiş bir benlik duygusu sundu. Bundan zevk aldılar.
Arendt’in Eichmann’ı yaptığı işe karşı hiçbir iştah duymuyordu; Arendt’in vurgulamak istediği de tam olarak bu yokluktu. Bu itirafçıların anlattığı şey ise heyecanla atan bir nabızla birleşmiş düşüncesizlik ve sıradanlıktır.
Vurup ağlamak, ertelenmiş olsa bile İsraillilere kurtuluş vadediyordu. Vurup arzulamak ise böyle bir vaatte bulunmuyor; öznelerini daha fazlasını ister hâlde bırakıyor ve biz Filistinlilere hiçbir teselli sunmuyor.
Geriye İsrail ordusuna ve onun ölüm makinesine bağlı iki İsrailli arketipi kalıyor: Yaklaşan ahir zaman ve gelecek bir Tanrı adına öldürenler ile Tanrı rolü yapmaktan zevk alanlar.
Kaynak: mondoweiss.net/




