Görsel: New Lines Magazine için Joanna Andreasson tarafından hazırlanan illüstrasyon.
30 Ekim 2024’te, Kamala Harris ile Donald Trump’ı karşı karşıya getiren başkanlık seçimleri öncesinde Bill Clinton, önemli bir Arap-Amerikalı nüfusa sahip Michigan eyaletindeki seçmenlere hitap etti. Demokrat stratejistler, Arap-Amerikalıların yanı sıra çok sayıda öğrenci ve ilericinin, partilerini İsrail’in Gazze’deki soykırımına katıldığı için sandıkta cezalandırmasından endişe ediyordu. Muhtemelen bu nedenle şanslarını artırması için yıldız gücüne sahip eski bir başkan olan Clinton’ı sahneye çıkardılar. Fakat Clinton kendi anlatısının içinde öylesine kaybolmuştu ki durumu daha da kötüleştirdiği kesindi. Sözleri ayrıca Amerikan seçkinlerinin bile Orta Doğu’yu tarihsel değil, mitolojik bir çerçeve üzerinden ne ölçüde anladığını ortaya koydu.
Clinton sözlerine, “Michigan’daki genç Filistinlilerin ve Arap-Amerikalıların neden çok fazla insanın öldüğünü düşündüğünü anlıyorum. Bunu anlıyorum” diyerek başladı; ardından soykırım faillerini sorumluluktan kurtardı. Hamas’ın, “Kendinizi savunmak istiyorsanız sizi sivilleri öldürmeye mecbur bıraktığını” söyledi. Sonra söylemi daha da kötüleşti. Hamas’ı kastederek, “Onlara bir haberim var” dedi. “Onlar [İsrailliler], karşı tarafın dini daha ortaya çıkmadan önce oradaydı.”
Clinton görünüşe göre Yahudiliğin İslam’dan daha eski bir din olması nedeniyle İsraillilerin “önce orada” bulunduğunu söylemek istiyordu. Ancak Yahudilik İsrailliler, İslam da Filistinliler değildir. Bu tuhaf kategori hatası, birçok Amerikalının Pazar okulunda hayal edilen İsrail Diyarı ile İkinci Dünya Savaşı’ndan birkaç yıl sonra fetih ve kitlesel etnik temizlik yoluyla kurulan İsrail Devleti arasında ayrım yapmasını engelleyen aynı mitler bütününden kaynaklanıyor. Aynı şekilde antik İsrailoğullarıyla günümüz Yahudi halkları arasında da ayrım yapamıyorlar.
Eski başkan, Eski Ahit dışında bu konuda birkaç kitap okusaydı daha bilgili olurdu. Örneğin Nur Masalha’nın titizlikle hazırlanmış ve bolca kaynak gösterilmiş “Filistin’in Antik Kentleri ve Küresel Ticareti: 7.000 Yıllık Tarih” adlı kitabını okuyabilirdi. Bu eser, Masalha’nın ülkenin antik geçmişini incelediği kitaplar dizisinin son halkasıdır ve bugün İsrail ile Filistin adını verdiğimiz toprakların gerçek anlamda çok etnikli geçmişini göstermek için zengin ayrıntılar sunmaktadır.
Amerikan ölçülerine göre seküler bir liberal olan Clinton’ın, Tekvin 12:3’teki “Seni kutsayanları kutsayacak, sana lanet edene lanet edeceğim” ifadesini İsrail devletini destekleme çağrısı olarak okuyan Amerika’daki Hristiyan Siyonistlerle benzer sonuçlara varması ilginçtir. Orta Doğu değerlendirilirken antik dönemle günümüzün birbirine karıştırılması yalnızca ABD’de değil, bütün Batı dünyasında son derece yaygındır. Bu karışıklık, günümüzde İsrail ve işgal altındaki Filistin toprakları olarak bilinen bölgenin yerli halkının mülksüzleştirilmesini kolaylaştırmak amacıyla dikkatle istismar edilmiştir.
Alışılagelmiş anlatıya göre Filistin, Romalılar tarafından topluca sürülünceye kadar ağırlıklı olarak Yahudilerin yaşadığı bir yerdi. Ancak Romalılar, günümüz Batılı kitleleri açısından Müslüman Araplar kadar elverişli bir düşman değildir. Bu nedenle bazı kişiler —örneğin Binyamin Netanyahu— odağı değiştirmektedir.
Netanyahu, Jordan Peterson’ın podcast programında itirazla karşılaşmadan şöyle dedi:
“Yaklaşık 2.000 yıl boyunca Romalılar, ardından Bizanslılar tarafından fethedildik. Bize pek çok kötü şey yaptılar ama insanların düşündüğünün aksine bizi gerçekten sürgün etmediler. Topraklarımızı asıl kaybetmemiz, yedinci yüzyıldaki Arap fethiyle gerçekleşti. Araplar Arabistan’dan fışkırıp çıktı ve daha önce hiçbir fatihin —Romalıların, Bizanslıların, onlardan önceki Yunanların, Büyük İskender’in; hiç kimsenin— yapmadığı bir şey yaptı. Yahudi çiftçinin toprağını fiilen ele geçirmeye başladılar.”
Netanyahu bunun, günümüzün siyasi amaçlarına hizmet etmek üzere tasarlanmış revizyonist bir tarih olduğunu kuşkusuz biliyordur. Ancak söylediklerine gerçekten inanıyorsa İsrailli yazar Shlomo Sand’ın 2008 tarihli “Yahudi Halkı Nasıl İcat Edildi?” adlı kitabını okuması kendisi açısından yararlı olacaktır. Sand bu eserinde, kendisinden öncekiler gibi, Romalıların gerçekleştirdiği kitlesel sürgün mitini çürütür; dolayısıyla bu noktaya kadar Netanyahu’yla aynı görüştedir. Modernlik öncesi devletler, kitlesel sürgünler gerçekleştirecek ne kapasiteye ne de isteğe sahipti. Romalılar bunun yerine mabedi yıktıklarında Yahudi siyasi sınıfını ortadan kaldırdılar. Ancak Sand, bundan önce bile Filistin’de hiçbir zaman Yahudi tek kültürlülüğü bulunmadığını gösterir. Tevrat, milattan önce beşinci ve altıncı yüzyıllarda kökenlerinin başka yerlere dayandığını iddia eden kentli bir seçkinler sınıfı tarafından yazılmıştı: Ataları İbrahim üzerinden Mezopotamya’ya, Musa üzerinden ise Mısır’a dayanıyordu. Yahudi döneminde nüfusun çoğunluğu putperestti ve Yahve’den ziyade Baal’a veya Astarte’ye tapma ihtimalleri daha yüksekti.
Yahudilik, en azından Hristiyanlığın Roma’nın devlet dini olarak kabul edilmesine kadar —Yemen’de ise bundan daha sonraki bir döneme kadar— insanları kendi inancına çağıran bir dindi. Sand’a göre mabet yıkıldığında Filistin dışında yaşayan Yahudilerin sayısı içeride yaşayanlardan zaten daha fazlaydı. Antik Roma’da birçok kişi Yahudiliği kabul etmişti. Yahudilerin başkalarından ayrı tek bir “ırk” olduğu düşüncesi ilk kez Orta Çağ’ın sonlarında ortaya çıktı; 19. yüzyıl Avrupa’sında ırk teorisinin, Napolyon sonrası çeşitli milliyetçiliklerin ve antisemitizmin modern biçimlerinin yükselişiyle birlikte güç kazandı.
Sand’ın savının bazı unsurlarına itiraz edilmiş olsa da temel tezi son derece anlamlıdır. Yahudiler de diğer herkes kadar çoğul ve çeşitlidir. Yemen, Etiyopya, Irak ve Polonya kökenli Yahudilerin diğerlerinden açık biçimde ayrılan tek ve birleşik bir halk oluşturduğu fikri inşa edilmiş bir düşüncedir. Yahudiler; Suriyeliler, Britanyalılar ve Afro-Amerikalılar dâhil bütün halklar kadar “icat edilmiştir.” Benedict Anderson’ın ifadesiyle milletler daima “hayal edilmiş cemaatlerdir.” Bu, onların “gerçek” olmadığı anlamına gelmez. İnsanlar kendilerini bir millet olarak deneyimliyorsa millettirler. Sand’ın Karl Deutsch’tan aktardığı şu söz daha da yerindedir: “Millet, soylarına ilişkin ortak bir yanlış ve komşularına yönelik ortak bir hoşnutsuzluk etrafında birleşmiş kişiler grubudur.” Ancak bu durum, günümüz milletlerinden birinin binlerce yıl önce “orada ilk bulunan” olduğunu ileri sürmenin ve bu gerekçeyle yerli halkı sürmenin veya yok etmenin saçmalığını ortaya koyar.
Etnik temizliği “önce orada olma” iddiasıyla haklı gösterme girişimi, Filistin’de özellikle saçma ve ironiktir. Sand, eski Yahudiye sakinlerinin en yakın torunlarının aslında önce yavaş yavaş Hristiyanlığa, ardından İslam’a geçen Filistinliler olduğunu savunuyor. Sand’ın kitabı İsrail’de tartışmalara yol açan çok satan bir eser oldu; ancak Filistinlilerin Yahudi çiftçilerden geldiğini öne süren ilk kitap değildi. Itzhak Ben-Zvi ile İsrail’in ilk başbakanı David Ben-Gurion’un 1918’de yazdığı “Geçmişte ve Günümüzde Eretz İsrail” adlı kitap da tam olarak bunu ileri sürmüştü. Fakat Filistinlilerin Siyonist yerleşimlere karşı direnişi yoğunlaştıkça bu fikir kısa sürede unutuldu. Filistinliler giderek belirli hiçbir toprak parçasıyla bağı bulunmayan göçebeler olarak gösterildi. Genel “Araplıkları” vurgulandı. Yeni Yahudi devletinden sürülmekten kurtulan azınlık ise sanki Kuveyt’ten yeni gelmiş göçmenler veya Mekke’den daha eski bir tarihte gelmiş işgalcilermiş gibi “İsrailli Araplar” diye adlandırıldı.
Şimdi Nur Masalha’nın “Filistin’in Antik Kentleri ve Küresel Ticareti: 7.000 Yıllık Tarih” adlı eserine geçelim. Kitap, ideolojik nitelikteki bu tarih yazımına ayrıntılı bir düzeltme sunuyor. Masalha, Filistin ile Filistinlilerin 12.000 yıl önce bölgede tarım ekonomisinin gelişmesiyle başlayan çok uzun ve son derece karmaşık bir tarihe sahip olduğunu göstermek için çok sayıda kanıt topluyor.
Antik dünyanın ticaret yollarının merkezindeki verimli bir bölgeden beklenecek olan da zengin bir tarihtir. Filistin ne Suriye, Mezopotamya ve Mısır’daki komşularından daha boş ne de daha tek kültürlüydü. Anadolu’da çıkarılan obsidyenin —volkanik cam— Filistin’deki ticaret merkezlerinde alınıp satıldığı Neolitik dönemden beri geçiş bölgesiydi. Kalkolitik, yani Bakır Çağı’nın başlangıcındaki 7.000 yıl öncesinden itibaren ülke, uluslararası ticaretle beslenen pazar kasabaları ve kent devletleriyle doldu. Günümüzde İsrail’in güneyini kaplayan çöl olan Nakab’da bakır çıkarılıyor ve kuzeye Anadolu’ya ya da güneye Mısır’a taşınıyordu. Filistin —ya da “Peleset”— adının kayıtlara geçen ilk kullanımı, Geç Tunç Çağı’na ait Mısır kaynaklarında bulunur. Mısır’da bu döneme ait çok miktarda Filistin çömleği bulunmuştur. Bunlar kuşkusuz ihraç edilen Filistin yağı ve şarabının kaplarıydı. Mısır, Orta Tunç Çağı’nda bir yüzyıl boyunca ülkeye yerleşen Filistinli tüccarlar Hiksoslar tarafından yönetildi. Mısırlı hükümdarların normalde yabancıları üst düzey görevlere getirmediği düşünüldüğünde, Yusuf’un Firavun’un rüyalarını yorumladığı ve onun veziri olarak görev yaptığı Kitab-ı Mukaddes anlatısı, söz konusu Firavun Mısırlı olmayan bir Hiksos kralıysa daha anlamlıdır.
Filistin aynı zamanda Yemen’den Gazze’ye uzanan baharat ve parfüm yolunun bir ucundaydı. Güney Arabistan ve Afrika Boynuzu’ndan gelen günlük, Filistin limanlarından bütün Akdeniz’e taşınıyordu. Hindistan’dan Arap limanlarına ulaşan baharatlar da aynı yoldan sevk ediliyordu. Başkentleri günümüzde Ürdün’ün güneyinde bulunan ve “zamanın yarısı kadar yaşlı, gül kızılı şehir” diye tanımlanan Petra olan Arapça konuşan Nebatîler, kervanları kontrol ediyor ve güney Filistin’in “baharat kentlerinde” kendi parfüm fabrikalarını kuruyordu. Barajlar, sarnıçlar ve sulama sistemleri büyük bir kentsel nüfusu destekliyordu. Güneydeki Nebatî Krallığı, kuzeyde bulunan ve milattan önce 140-37 yılları arasında varlığını sürdüren Yahudi Haşmonay Krallığı’nda güçlü bir rakiple karşılaştı ve onunla ticaret savaşı yürüttü.
Dolayısıyla Arapça konuşanlar, Netanyahu’nun ileri sürdüğü gibi “yedinci yüzyılda Arabistan’dan fışkırıp çıkmak” yerine, Arap Yarımadası’yla yürütülen ticaret sayesinde çok dilli Filistin toplumunun her zaman önemli bir unsuru olmuştu. Klasik antik çağda Arapça ve İbranice gibi Sami dillerinden biri olan Aramice, bölgenin en yaygın konuşulan diliydi. Helenleşmiş kentlerde Yunanca da sıklıkla kullanılıyordu.
Filistin’de din de benzer biçimde çoğuldu. Doğu-batı ve kuzey-güney ticaret yollarının bütün uçlarından etkilenen Filistin, ülkedeki binlerce yıllık bahçecilik ve tarımsal üretimle iç içe geçmiş kendi manevi geleneklerini son derece başarılı biçimde oluşturdu. Şarap önce yüzyıllarca uygulanan Dionysos dini, ardından Hristiyanlık tarafından kutsallaştırıldı. Gazze şarabı klasik dünyada ünlüydü ve bütün Akdeniz’e ihraç ediliyordu. Ekmek hem Hristiyanlık hem de İslam tarafından kutsallaştırıldı; İslam zeytini de kutsal kabul etti. Hristiyanlık Filistin’i uluslararası bir hac ve manastır merkezi hâline getirdi.
Filistin, Romalılar ve Bizanslılar döneminde coğrafi ve kültürel olduğu kadar ayrı bir siyasi varlıktı. Güney ve doğu sınırları, kalelerden, gözetleme kulelerinden ve su sarnıçlarından oluşan Limes Palestinae tarafından belirleniyordu. O dönemde ve daha öncesinde Aşkelon, Akdeniz’in en önemli ticaret ve bankacılık merkezlerinden biriydi. Kalıntıları bugün Gazze Şeridi’nin hemen kuzeyindeki İsrail kenti Aşkelon’un içinde bulunuyor. En az son 4.000 yıldır kesintisiz biçimde insanların yaşadığı Gazze de çok büyük önem taşıyan bir kentti; bugün bunu okumak özellikle acı vericidir. Kent ekonomik bir güç merkezi olmanın yanı sıra ayrıntılı biçimde tasarlanmış bir su saatine ve kendine ait bir retorik okuluna sahip düşünsel ve kültürel bir merkezdi. Tarihçi William Dalrymple kısa süre önce “Empire” adlı podcast programında antik Gazze hakkında bir dizi bölüm hazırladı.
Masalha’nın anlatısı çağlar boyunca, Filistin’deki kentleşme ve sanayinin farklı evrelerinden geçerek devam ediyor. Pamuk, sabun ve Yafa portakalları gibi konuları da ele alarak bizi neredeyse korkunç günümüze kadar getiriyor. Filistin’in zengin dinî tarihi, Avrupa’daki ırksal zulümlerle birleşerek ülkeyi ve halkını yok edilmenin hedefi hâline getirdi.
ve 21. yüzyıllarda yabancıların Filistin’i “Kutsal Topraklar” diye adlandırması bir lanete dönüştü. 1945’ten önce arkeoloji üzerine yazılmış binlerce İngilizce kitabın başlığında “Filistin” kelimesi bulunuyordu. 1945’ten sonra bunların çoğu bu kelimeyi “İsrail” ile değiştirdi. Batı’daki birçok kişi dinin kelimesi kelimesine yorumlanmasından uzaklaşsa bile Filistin söz konusu olduğunda Kitab-ı Mukaddes anlatıları mit değil, tarih olarak okunmaya devam etti. Masalha şöyle yazıyor:
“Batı’nın kolektif hafızası Filistin’i çoğu zaman küresel ticaret bağlantılarına sahip, son derece gelişmiş antik kentlerle değil; bir Arkadya’yla, yani çobanların ve koyunların bulunduğu, dağlık coğrafyaya ve seyrek bir göçebe nüfusa sahip ülkeyle ilişkilendirir.”
Seyrek nüfuslu bir Arkadya tasavvurundan, yanlış olan “halkı olmayan bir toprak için toprağı olmayan bir halk” ifadesine geçmek küçük bir adımdır.
Bir zamanlar bölgedeki Batılı kazılara hâkim olan “Kitab-ı Mukaddes arkeolojisi”, kutsal metinlerin ele geçirilemeyen kanıtlarını bulmak üzere Kitab-ı Mukaddes anlatılarından türetilmiş bir dizi varsayımla yola çıktı. Masalha bu ideolojik arkeoloji biçimini “Filistin’in antik tarihini susturmaya yönelik geriye dönük bir yerleşimci-sömürge projesi” olarak tanımlıyor. Sand daha önce bunu “milliyetçi ideolojinin hizmetine alınmış bir araç” diye adlandırmıştı. Buna rağmen arkeoloji, Kitab-ı Mukaddes anlatısını zayıflattı. Örneğin Yeşu Kitabı’nda anlatılan, Tanrı’nın emrettiği Kenan fethine ilişkin hiçbir arkeolojik kayıt yoktur.
Gerçeklik, onu anlamak için ürettiğimiz mitlerden her zaman daha karmaşıktır. Filistin’i yalnızca Yahudilere ait bir yurt olarak mitleştirmek; Angılları, Saksonları, Keltleri, Vikingleri ve karışıma daha sonra katılan Jamaikalılarla Hintliler dâhil diğerlerini görmezden gelirken Britanya Adaları’nı yalnızca Jütlerin yurdu ilan etmeye benzer.
Mitler siyasi amaçlarla ve şiddet içeren “sahadaki gerçeklere” eşlik etmek üzere kullanıldığında sonuçlar genellikle felaket olur. Avrupa Yahudileri için hem geçmişe dayanan bir anlatı hem de kurtuluş hikâyesi bulma zorunluluğu ile Filistinli hayatının değerinin eş zamanlı olarak düşürülmesi; yedi bin yıllık gerçek tarihin silinmeye çalışılmasıyla, kadim bir halkın yok edilmesiyle ve bir asırlık savaşla sonuçlandı.
7 Ekim 2023 saldırılarından ve Gazze savaşının başlamasından bu yana İsrail, Masalha’nın ifadesiyle, “Gazze bölgesi genelinde yüzlerce Filistinli arkeolojik alanı ve kültürel miras merkezini sistematik olarak yok etti.” Bu alanlar arasında yaklaşık 1.400 yıllık Ömerî Camii, 800 yıllık Paşa Sarayı ve 700 yıllık Hammam es-Semmera bulunuyor. Ayrıca henüz kazılmamış ve ne olduklarını anlayamadan yok edilmiş bilinmeyen sayıda kalıntı da vardır. Benzer bir tahribat Batı Şeria’da ve Güney Lübnan’da da gerçekleştirildi. Bu, 1947’de yüzlerce Filistin köyünün yok edilmesiyle başlayan sürecin yoğunlaşmasıdır: Antik ve çağdaş Filistin’in ideolojik olarak yok edilmesine eşlik eden fiziksel bir silme.
Elbette Filistinliler de diğer herkes gibi “icat edilmiş” bir halktır. Olaylar farklı gelişseydi kendilerini Büyük Suriyeliler veya çok daha büyük bir Arap ya da Müslüman devletinin vatandaşları olarak görebilirlerdi. Ancak kendilerini nasıl tanımlarlarsa tanımlasınlar yine de Filistin’in yerli halkı olacaklardı. Arkalarında binlerce yıllık bir geçmiş ve kendilerini destekleyen geniş bir Arap ve Müslüman hinterlandı varken —bu hinterlant bugün ne kadar işlevsiz olursa olsun— mevcut İsrailli liderler en aşırı sürgün hedeflerine ulaşsa bile öylece ortadan kaybolmayacaklar.
Filistinli Hristiyanlar, antik geçmişle bağlarını vurgulamak için bazen kendilerini “yaşayan taşlar” olarak tanımlar. Ancak bu niteleme bütün Filistinlilere uygulanabilir. Filistin’de gelişen bütün medeniyetlerin —Yahudiler dâhil— izlerini kanlarında ve kültürlerinde taşırlar. İsrail’in mevcut destekçileri ve hamilerinin bu gerçekliği daha doğru ve daha az ideolojik biçimde anlaması, İsrail-Filistin’de bölgenin binlerce yıl boyunca sahip olduğu toplumu daha doğru yansıtan farklı bir düzenin kurulmasına katkıda bulunabilir: Çok etnikli, çok dilli, çok kültürlü ve aynı zamanda çok daha barışçıl bir düzen.
Kaynak: newlinesmag.com




