Fotoğraf: Birleşik Krallık'ın Londra kentindeki Dışişleri, İngiliz Milletler Topluluğu ve Kalkınma Ofisi'nin (Foreign, Commonwealth and Development Office) cephesinde yer alan Avrupa'yı tasvir eden alegorik heykel. Kaynak: PjrStatues.
Konrad Adenauer, genellikle Süveyş Krizi ile ilişkilendirilen bir isim değildir. İngiliz ve Fransız muadillerinin aksine, onun siyasi mirası, Temmuz 1956'nın sonlarında Devlet Başkanı Nasır'ın Süveyş Kanalı'nı millîleştirme kararıyla başlayan diplomatik fiyaskoyla şekillenmemiştir. Bununla birlikte, Batı Almanya Şansölyesi Adenauer, kanal bölgesini ele geçirmek ve Mısır rejimine ölümcül bir darbe vurmak amacıyla gerçekleştirilen Fransız-İngiliz-İsrail askerî müdahalesinin ateşli destekçilerinden biriydi.
Bu tutumu, Adenauer'in savaş yanlısı olmasından kaynaklanmıyordu; tam tersine. Katolik bir Ren bölgesi siyasetçisi olan Adenauer, Nazi rejiminin ilkeli muhaliflerinden biriydi ve bu muhalefeti nedeniyle baskı görmüştü. Onun askerî müdahaleyi desteklemesinin nedeni, Avrupa'yı kendine özgü stratejik ve ekonomik çıkarları bulunan ortak bir siyasi topluluk olarak görmesiydi. Mısır'daki kriz karşısında Batı Avrupa hükümetleri arasında yapılan üst düzey toplantılarda, Fransız ve İngiliz müdahalesini "Avrupa'nın devlet aklının (raison d'état) bir gereği" olarak nitelendirmişti.
Devlet aklı (raison d'état) kavramı, 16. yüzyıl Floransalı siyasetçi ve filozof Niccolò Machiavelli'nin başlattığı tartışmalar sırasında şekillendi. Machiavelli, Söylevler adlı eserinin (III. Kitap, 41. Bölüm) bir yerinde, devletin çıkarlarını ve varlığını Hristiyan ahlakının katı hükümlerinin üzerinde tutar. Şöyle der:
"Bir ülkenin güvenliğiyle ilgili nihai karar verilmesi gereken durumda, adil mi değil mi, merhametli mi zalim mi, övgüye değer mi utanç verici mi olduğuna dair hiçbir değerlendirmeye yer verilmemelidir."
Machiavelli'ye göre gerçek anlamda erdemli bir devlet adamı, siyasi topluma karşı görevini yerine getirebilmek için her zaman azizane hassasiyetlerle hareket edemezdi; uygun şartlarda siyasi zorunluluğun gerektirdiği davranış, ahlaki kuralların önüne geçebilirdi.
yüzyıldan itibaren Machiavelli'nin eleştirmenleri, bunun acımasız ve ahlaktan bağımsız bir devlet yönetimini meşrulaştırdığı gerekçesiyle bu yaklaşımı reddettiler. Ancak onun ortaya koyduğu temel gerilimi de görmezden gelemediler: Soyut ahlaki ilkeler ile şehir devletinin pratik çıkarları arasındaki çatışmayı; Hristiyan merhamet anlayışının gerektirdiği adalet ile kusurlu bir dünyada ayakta kalmanın zorunlulukları arasındaki gerilimi.
Adenauer, Avrupa'yı kendi belirgin çıkarları olan ve gerektiğinde bunları savunmak için sert tedbirlere başvurması gereken bir siyasi varlık olarak görürken, sonraki birçok Avrupalı devlet adamının gösteremediği bir düşünce berraklığı ortaya koyuyordu. 1956 yılında Nasır'ın Süveyş Kanalı'nı millîleştirmesinden en fazla etkilenen taraf Avrupa olmuştu. Çünkü Avrupa, hem kanal üzerinden geçen petrol ve ticarete Amerika Birleşik Devletleri'nden çok daha bağımlıydı hem de Akdeniz'in karşı kıyısında yaşanan gelişmelerden jeopolitik olarak çok daha fazla etkileniyordu.
Adenauer'e göre çözüm açıktı: Avrupa devletleri, uluslararası hukukun kutsallığına aldırmaksızın Mısır'daki çıkarlarını korumak için askerî harekâta girişmeliydi. Siyasi topluluğun iyiliği bunu gerektiriyordu; devletlerin varlık sebebi de zaten o siyasi topluluğu korumaktı.
Danimarka'nın mevcut Başbakanı Mette Frederiksen de 2025 Münih Güvenlik Konferansı'ndaki bir panelde benzer bir düşünceyi dile getirmişti. Dikkat çekici konuşmasında, Avrupa ülkelerinin çoğu zaman sürece gereğinden fazla odaklandığını, sanki yöntemlere takıntılı olmak tek başına kıtanın güvenlik sorunlarını çözecekmiş gibi davrandıklarını söyledi. Oysa önce ulaşmak istedikleri stratejik hedefleri açık biçimde belirlemeleri, ardından da bu hedeflere ulaşmak için gerekli araçları sağlamaya istekli olmaları gerektiğini vurguladı.
Avrupa devletleri ve Avrupa siyasi topluluğu, devletin takip etmesi gereken stratejik amaçların ne olduğuna dair berrak bir anlayışı yeniden kazanmak için hâlâ çaba göstermektedir. Kıtanın devlet adamları hukuki süreçlere teslim olmaya, stratejik kararların başka merkezlerde alınmasına o kadar alıştılar ki, jeopolitik istikrarsızlık çağında etkili karşılık vermekte zorlanıyorlar. Hukuk savaşının (lawfare) devleti, uzun süredir gerçek savaşın devletine üstün gelmiş durumdadır.
Bunun sonucu ise bireysel haklarla ortak yarar arasındaki tehlikeli ve hatta kendi kendini boşa çıkaran bir dengesizlik ile devlet aklının ihmal edilmesi olmuştur. Avrupa'nın içinde düzensiz göç sınırları zorlamakta, ancak makul bir sınır dışı politikası uygulamaya yönelik girişimler çoğu zaman temelsiz insan hakları iddialarıyla açılan davalar nedeniyle engellenmektedir. Avrupa kurumları arasında, soyut hukuk anlayışını siyasi topluluğun refahının önüne koymanın en belirgin örneği Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'dir. Doğal haklar düşüncesi, Orta Çağ üniversitelerindeki hukukçular ve filozoflara kadar uzanan uzun ve zengin bir geçmişe sahiptir; insan hakları da Avrupa medeniyetinin önemli miraslarından biridir. Ancak aktivist hâkimlerin elinde bu haklar, kendi başına mutlak bir değer ve her zaman ortak yararın ya da devletin yetkilerinin üzerinde tutulması gereken temel bir ilke hâline gelmiştir.
Peki siyasi topluluğu tehlikeye atan kişiler usulüne uygun şekilde sınır dışı edilemiyorsa, milyonlarca Avrupalının güven içinde yaşama hakkı nasıl korunacaktır? Avrupa toplumlarına kimlerin ve ne kadar sayıda girebileceğini Avrupalılar düzenleyemiyorsa, toplumsal uyum nasıl sağlanacaktır?
Kıta sınırlarının ötesinde de Avrupalı devlet adamları ortak siyasi topluluklarının çıkarlarını savunurken benzer bir kararsızlık sergilemektedir. Avrupa başkentleri, Ukrayna'nın Rusya'ya karşı mücadelesine destek verme konusunda ağır aksak ilerlediler; ancak zaferin nasıl görüneceğine dair hâlâ net bir vizyonları yok, bunu Amerikan desteği olmadan nasıl gerçekleştirebileceklerine dair ise neredeyse hiçbir fikirleri bulunmuyor. Orta Doğu'da ise Avrupa ülkeleri yükselen enerji fiyatlarının ekonomik sonuçlarından en fazla etkilenen taraf olmalarına rağmen, bölgeyi ve çatışmalarını belirleyici şekilde şekillendirebilecek en zayıf aktörler durumundalar.
Bu mesele yalnızca siyasi hayal gücü veya felsefeyle ilgili değildir; aynı zamanda kültür ve teşvik mekanizmalarıyla da ilgilidir. Demokratik devletlerde Batılı liderler çoğu zaman seçmenlerinin kayıtsızlığına göre hareket ederler. Polonya Başbakanı Donald Tusk, geçen yıl Avrupa'nın savunma tartışmalarının merkezindeki "paradokstan" söz ederken önemli bir noktaya değinmişti:
"500 milyon Avrupalı, 140 milyon Rus'a karşı kendilerini savunması için 300 milyon Amerikalıdan yardım istiyor."
Belki de şu soruyu da eklemeliydi:
Neden bu kadar az Avrupalı bunu gerçekten dert ediyor?
Kaynak: engelsbergideas.com




