J.M.W. Turner’ın “The Fighting Temeraire” adlı eseri. 
Kaynak: David Collingwood. 

Ekonomik baskı yöntemlerinin kullanımı en az Peloponez Savaşları kadar eski olsa da, Britanya bu kavramı modern çağ için kurumsallaştıran ülke oldu. Birinci Dünya Savaşı öncesindeki yıllarda, üst düzey siyasetçiler, kara ve deniz kuvvetleri yetkililerinden oluşan İmparatorluk Savunma Komitesi (Committee of Imperial Defence), savaş çıkması hâlinde Alman ekonomisini felç etmeye yönelik planlar hazırladı. O dönemde Britanya’nın küresel ağırlığı bunu mümkün kılıyordu. Londra Şehri’nin iskonto piyasası, dünya ticaretinin üçte ikisini finanse ediyordu. Dünyadaki bunker kömürünün (o dönemde neredeyse tüm yük gemilerinin kullandığı yakıt) dörtte üçünden fazlası Britanya Adaları’ndan sağlanıyordu. Dünya telgraf kablo ağının yüzde 70’i ise Britanyalı şirketler tarafından işletiliyordu. Daha sonra kurumsal olarak Abluka Bakanlığı’na (Ministry of Blockade) dönüşen bu plan, Britanya’nın Almanya üzerinde ekonomik baskıyı başarıyla uygulamasının temelini oluşturdu. 

Bugün ise her şey değişmiş durumda. Britanya, büyük güçler arasında yalnızca uluslararası alanda değil, kendi iç ekonomisi için bile kapsamlı bir ekonomik güvenlik stratejisi üzerine en az düşünen ülkelerden biri hâline geldi. Birleşik Krallık, küresel piyasaların ani şekilde sarsılması durumunda gerekli yapısal tampon mekanizmalarına sahip olmayan “tam zamanında üretim” (just-in-time) ekonomisini benimsedi. Böyle bir hazırlıksızlığın sonucu ise genellikle çok daha pahalı mali müdahaleler oluyor. Nitekim 2022 yılında Enerji Fiyat Garantisi’nin gecikmeli ilan edilmesinin ardından Britanya’nın mali yükü, diğer birçok ülkeye kıyasla en yüksek seviyelerden biri oldu ve bugün de kaçınılmaz olarak yeni tedbirler değerlendiriliyor. 

Göreceğimiz üzere bu durum, Britanyalı karar alıcıların uluslararası ilişkilerde ekonomik baskının giderek daha merkezi bir unsur hâline gelmesini uzun süre göz ardı etmelerinin bir sonucudur. 

Son on yılda Washington, ticareti, finansı, teknolojiyi ve yatırım akışlarını ulusal güç ve ulusal savunmanın araçları olarak gören, devletin tüm kurumlarını kapsayan gerçek bir ekonomik güvenlik sistemi kurdu. Bu yapının uygulama omurgasını, 1950 yılında kurulan ve yaptırımlar yoluyla dolar sistemine erişimi hızla bir baskı aracına dönüştürebilen Yabancı Varlıkları Kontrol Ofisi (OFAC) ile 1975 yılında kurulan ve özellikle 2018’den sonra yetki alanı ile faaliyet temposu önemli ölçüde genişleyen Amerika Birleşik Devletleri Yabancı Yatırım Komitesi (CFIUS) gibi kurumlar oluşturuyor. Sanayi politikası da bu yeni yapının gerekçelerinden biri hâline geldi. Özellikle CHIPS Yasası, tedarik zincirlerini ve stratejik teknolojileri koruma amacıyla hazırlandı. Ekonomik güvenlik yaklaşımı ticaret alanına da genişletildi; Başkan Trump’ın, daha sonra hukuki itirazlarla karşılaşan IEEPA’yı gümrük tarifeleri için kullanma girişimi bunun dikkat çekici örneklerinden biridir. 

Avrupa’da ise Avrupa Komisyonu, açık ve dış ticarete bağımlı ekonomik modelini, ekonomik baskının sıradanlaştığı bir dünyada sürdürülebilir hâle getirmeye çalışıyor. Bunun için Komisyon’un 2023 Avrupa Ekonomik Güvenlik Stratejisi’nde ayrıntıları verilen paralel bir ekonomik güvenlik mimarisi inşa ediliyor. Başlangıçta odak noktası Çin’e olan kritik bağımlılıkların azaltılmasıydı. Ancak transatlantik ilişkilerde yaşanan gerilimlerle birlikte yaklaşım değişti. Avrupa artık, siyasi baskı aracı oluşturabilecek tüm bağımlılıkları azaltmayı ve aynı zamanda tehditlere hızlı cevap verebilecek kapasite oluşturmayı hedefliyor. 

AB’nin yeni ekonomik güvenlik çerçevesi içerisinde 2023 yılından bu yana yürürlükte bulunan Zorlamaya Karşı Araç (Anti-Coercion Instrument) yer alıyor. Bu araç; ticaret, yatırım, kamu alımları ve piyasa erişimi alanlarında uygulanabilecek karşı önlemlerden oluşuyor ve Başkan Trump’ın Grönland konusundaki gümrük tarifesi tehditleri sırasında neredeyse devreye sokuluyordu. AB’nin yabancı yatırımları denetleme sistemi de hassas satın almaları daha etkin biçimde incelemek amacıyla güçlendiriliyor. Ayrıca Komisyon, kritik teknolojilerle sınırlı olmak üzere yurt dışına yönelik yatırımların denetlenmesine de hazırlanıyor. Bunlara ek olarak sanayi politikası ile güvenlik hedeflerini birleştiren daha yapısal düzenlemeler de yürürlüğe konuldu. Bunlar arasında yarı iletken üretim kapasitesini artırmayı amaçlayan 2023 AB CHIPS Yasası ile stratejik hammaddelere bağımlılığı azaltmayı hedefleyen 2024 Kritik Hammaddeler Yasası bulunuyor. Tüm bunlar olması gerektiği kadar hızlı ilerlemese de — örneğin Avrupa kimya sektörü son on yılda üretim kapasitesinin onda birini ve 20 bin istihdamını kaybetti — Avrupa ekonomik baskılara karşı güvenilir araçlar geliştirirken aynı zamanda kapsamlı korumacılığa sürüklenmemeye çalışıyor. 

ABD ve Avrupa dışında Japonya ve Avustralya gibi diğer gelişmiş ekonomiler de bu konu üzerinde yoğun biçimde çalışıyor. Japonya, 2021 yılında doğrudan Ekonomik Güvenlik Bakanı görevini oluşturdu. Çin ise tamamen ayrı bir değerlendirmeyi hak ediyor. Çünkü Pekin, ekonomik gücünü planlama ve dış politika aracı olarak onlarca yıldır kullanıyor. Hatta son gelişmeler, Batılı ülkelerin Çin ile rekabet edebilmek için kısmen Çin’e benzemek zorunda kaldıkları şeklinde de yorumlanabilir. 

Peki Britanya bu yeni büyük güç mücadelesinde nerede duruyor? 

Britanya’nın son derece rahat yaklaşımı, kısa süre önce Avam Kamarası İş Dünyası ve Ticaret Komitesi’nin raporunda açık biçimde ortaya konuldu. Rapora göre Birleşik Krallık’ın kapsamlı bir ekonomik güvenlik stratejisi bulunmuyor. Sahip olduğu araçlar ise hem sınırlı hem de dağınık durumda. Yaptırımlar ve yatırım denetimleri; Hazine, Kabine Ofisi, Gelir ve Gümrük İdaresi ile çeşitli diğer kurumlar arasında bölünmüş durumda. Ekonomik güvenlik tehditlerine ilişkin hükümet değerlendirmeleri ise beş ayrı genel incelemeye dağılmış bulunuyor. Üstelik hükümetin merkezinde koordinasyonu sağlayan mekanizmalar güçlendirilmek yerine zayıflatıldı; Ulusal Güvenlik Konseyi’nin Ekonomik Alt Komitesi yakın zamanda yapılan bürokratik düzenlemeler sırasında kaldırıldı. Komitenin tavsiyeleri hükümet tarafından oldukça yüzeysel biçimde yanıtlandı ve Britanya basınında neredeyse hiç ilgi görmedi. 

Britanyalı yetkililer ise koordineli ekonomik güvenlik planlamasına ihtiyaç duyulmasını gereksiz bir merkezî yeniden yapılanma olarak görme eğilimindeler. Onlara göre Britanya, 2021 tarihli Ulusal Güvenlik ve Yatırım Yasası kapsamında yaklaşık 200 işlemi incelemeye alarak yabancı yatırım denetimini Japonya ve Avrupa’dan daha iyi yürütüyor. Buna karşılık stoklama ve dayanıklılık konularında ise bu ülkelerin gerisinde olduklarını kabul ediyorlar. Ardından tartışma, şaşırtıcı ama tipik biçimde, mevcut Birleşik Krallık-AB ve Dünya Ticaret Örgütü anlaşmaları kapsamında hangi ekonomik tedbirlerin ve sübvansiyonların hukuken mümkün olduğu konusuna kayıyor. 

Kısacası Britanya, ekonomik güvenlik konusunda yeni çok kutuplu uluslararası ortamı hâlâ “kurallara dayalı uluslararası düzen” anlayışıyla değerlendirmeyi tercih ediyor gibi görünüyor. Tarihçi John Bew’in ifadesiyle, “Britanya, Davos’ta bardan ayrılmayan son kişi” konumunda. Açık bir ekonomik güvenlik doktrini geliştirmek yerine, birbirinden kopuk politikalar ve olay bazında doğaçlama çözümler tercih ediliyor. 

Üstelik kavramsal belirsizlik de kronik bir sorun. Yeni bir ekonomik güvenlik doktrini çağrısı yapan rapor bile net bir tanım yapmak yerine “6 temel ilke” veya “6D” yaklaşımını benimsedi: Diagnose (Teşhis Et), Develop (Geliştir), Diversify (Çeşitlendir), Defend (Savun), Deter (Caydır) ve açıklanması güç biçimde Dovetail (Uyumlaştır). Kraliyet Birleşik Hizmetler Enstitüsü’nün (RUSI) de belirttiği gibi, ortak bir tanımın bulunmaması politika üretiminde parçalanmaya yol açmıştır. 

Biz bunu farklı ifade ederdik: Eğer yaptığınız şeyi adlandıramıyorsanız, ne yaptığınızı da bilmiyorsunuz demektir. 

“Ekonomik güvenlik”, Birleşik Krallık’ın etkin ve verimli bir ekonomi olarak kesintisiz biçimde işleyebilmesidir. Bu tanım, Hollanda’nın 2022 Güvenlik Stratejisi’nde kullanılmaktadır ve ekonomik güvenliğin amacı ile beraberinde getirdiği tercihleri kısa ve öz biçimde ortaya koymaktadır. 

Birleşik Krallık’ın sınırlı ve parçalı araç setinden daha kaygı verici olan ise, bu yeni jeoekonomik gerçekliğin kamuoyundaki nitelikli tartışmalara bile yeterince yansımamış olmasıdır. ABD’de sanayi kuruluşları, düşünce kuruluşları, iki partiden siyasetçiler ve ulusal güvenlik komisyonlarının yıllarca süren açık tartışmaları sayesinde CHIPS gibi temel yasalar daha yayımlanmadan güçlü bir siyasi zemin oluşmuştu. 

Birleşik Krallık ise bu konuda Avrupa’nın bile gerisinde bulunuyor. Güvenlik servisleri ve askerî çevrelerden gelen giderek daha yüksek sesli uyarılara rağmen — MI5 üniversite yöneticilerini yabancı devletlerin Britanya’nın fikrî mülkiyetini çalmaya çalıştığı konusunda bilgilendirdi, bir Savunma Bakanı ise giderek daha fazla rakibin ekonomik araçları kullanarak 

Birleşik Krallık ve müttefiklerini zayıflatmaya çalıştığını ifade etti — ekonomik güvenlik konusunda siyasi ve politika düzeyindeki tartışmalar son derece sınırlı kalmaya devam ediyor. 

Britanya ekonomisine ilişkin son dönemde etkili olan tartışmaların büyük bölümü, ülkenin zayıf ekonomik büyüme performansına, kamu maliyesine ve gelir dağılımına odaklandı. Bunların hepsi önemli olmakla birlikte asıl sorun önceliklendirme meselesidir. Jeoekonomik düşüncenin eksikliği, Brexit ve Avrupa Birliği ile ilişkiler konusundaki tartışmaların hâlâ kamuoyunun dikkatinin büyük bölümünü meşgul etmeye devam ettiği düşünüldüğünde daha da belirgin hâle gelmektedir. 

Ulusal güvenlik tartışmaları, ekonomik güvenlik konularını üç temel belge aracılığıyla kısmen daha iyi entegre edebildi (John Bew’in öncülüğünde hazırlanan iki Entegre İnceleme ve bir Ulusal Güvenlik Stratejisi). Bu belgelerde yaptırımlar, tedarik zincirleri ve yabancı yatırımların denetlenmesine verilen önem zamanla arttı. Ancak RAND’ın o dönemde belirttiği gibi, bu girişimler “yalnızca özel bir ekonomik güvenlik stratejisinin sağlayabileceği gerekli bütünlüğü oluşturmakta yetersiz kaldı.” Lordlar Kamarası da bu belgelerin zaman zaman önceliklendirme yapamadığını ve farklı tercihlerin doğuracağı maliyetler konusunda yeterli bir çerçeve sunamadığını ifade etti. 

Siyasi düzeyde ise Maliye Bakanı Rachel Reeves’in 2024 yılında yaptığı ve “Securonomics” başlığını taşıyan Mais Konferansı konuşması yeni bir yaklaşımın işareti gibi görünse de, dağınık politika anlayışı büyük ölçüde devam etti. Ekonomik güvenlik, Reeves’in 2025 bütçe konuşmasında yalnızca bir kez, hükümetin Scunthorpe’daki British Steel şirketini kurtarma müdahalesine değinilirken kısaca anıldı. 

Ekonomik güvenliğin ne olduğu ve neden bu kadar önemli hâle geldiği üzerinde kısaca durmakta fayda var. Düşünce tarihçisi Quentin Skinner’ın, Nietzsche’den esinlenerek belirttiği gibi, tarihsel geçmişe sahip kavramlar kesin biçimde tanımlanmaya direnç gösterir. 1930’lu ve 1940’lı yıllarda “ekonomik güvenlik” denildiğinde sosyal sigorta, emeklilik sistemi ve refah devleti; yani piyasanın yol açabileceği risklere karşı güvence anlaşılırdı. 1990’larda ise aynı kavram, refah devleti çağrışımlarından arındırılmış biçimde küresel ticaret sisteminin güvenliğini ifade etmeye başladı. 2020’lerde ise ekonomik güvenlik artık tamamen farklı bir anlam taşıyor: ulusal rekabet, hatta ulusal varlığın sürdürülmesi, tedarik zincirlerinin dayanıklılığı, risklerin azaltılması ve benzeri unsurlar. 

Bu tanımlar yalnızca birbirinden farklı değil; bazı durumlarda birbirlerinin tam tersidir. Örneğin ABD’nin CHIPS Yasası kapsamında sağlanan sanayi teşvikleri, 1990’larda korumacılık olarak eleştirilirdi. Bugün ise ekonomik güvenlik harcamalarının en temel örneklerinden biri kabul ediliyor. 

Bu nedenle belki de “Ekonomik güvenlik nedir?” sorusundan ziyade, “Bir kişi bu kavramı kullandığında aslında ne yapmaktadır?” sorusunu sormak daha doğru olacaktır. Bu noktada tablo daha nettir. Ekonomik güvenlik en iyi şekilde, ulusal güvenlik anlayışının ekonomik alana genişletilmesi olarak tanımlanabilir. Böylece bakış açısı değişmektedir: Küresel ekonomi artık yalnızca piyasa mekanizmasının işlediği ya da devletlerin tedarik zincirleri, teknoloji, yatırım, finans ve altyapı alanlarındaki karşılıklı bağımlılıktan faydalandığı bir alan değildir. Aynı zamanda bu karşılıklı bağımlılıkların rekabet ve ekonomik baskı aracı olarak kullanıldığı bir mücadele alanıdır. 

Belki de Birleşik Krallık’ın kapsamlı bir ekonomik güvenlik incelemesi yapmaya, hatta bu alanda özel bir bakanlık veya bakan oluşturmaya direnç göstermesinin nedeni budur. Britanya’da gerek Hazine gerekse Dışişleri Bakanlığı uzun yıllar boyunca ekonomik karşılıklı bağımlılığı neredeyse tamamen olumlu bir unsur olarak değerlendirdi ve teşvik etti. Mark Carney’nin yakın zamanda Davos’ta dile getirdiği gibi, ekonomik karşılıklı bağımlılığın aynı zamanda bir zayıflık kaynağı olabileceği fikri Britanyalı karar alıcılar tarafından kolay kabul edilmedi. Ülkeyi teknoloji alanında dünyanın öncüsü olduğu dönemde zenginleştiren serbest piyasa anlayışı, bugün teknolojik rekabette geriye düşen Britanya’nın daha da zayıflamasına neden olabilecek bir kısır döngü yaratma riski taşıyor. 

Bununla birlikte bir değişim kaçınılmazdır. Britanya’nın ekonomik güvenlik üzerine daha ciddi düşünmesi gereken nedenlerden biri de ticaret ortakları arasında jeoekonomik yaklaşımın hızla yaygınlaşmasıdır. Robert Blackwill ve Jennifer Harris, 2016 yılında yayımladıkları eserlerinde jeoekonomiyi “ulusal çıkarları geliştirmek ve savunmak amacıyla ekonomik araçların kullanılması” olarak tanımlayan ilk isimler arasında yer aldı. Başka bir ifadeyle jeoekonomi, ekonomik güvenlikten farklı olarak yalnızca savunmaya yönelik ve içe dönük bir kavram değildir. Daha çok ekonomik devlet yönetimi anlamına gelmektedir. 

Enerji onlarca yıldır Batılı devletlerin temel jeoekonomik önceliklerinden biri olmuştur. Ancak devletlerin nüfuz kurmak için kullandıkları ekonomik faaliyet alanı giderek genişledi. Bunun en dikkat çekici örneklerinden biri enerji dönüşümüdür. Enerji dönüşümü, kritik mineraller ve doğal kaynakları ekonomik stratejinin merkezine yerleştirdi; çünkü bu dönüşüm son derece yoğun metal kullanımını gerektiriyor. Örneğin elektrikli araçlar, benzinli araçlara göre dört kat daha fazla bakır kullanıyor. Birçok metalde madencilik ve rafineri kapasitesinin büyük bölümü yalnızca ilk üç ülkede yoğunlaşmış durumda. Her ekonomi açısından bu darboğazlar arttıkça, devletlerin tedarik sürekliliğini güvence altına almaya çalışmaları da kaçınılmaz hâle geldi. 

Britanya’nın bu uluslararası gelişmelere yeterince önem vermemesi özellikle dikkat çekicidir. Çünkü G7 ülkeleri arasında ekonomik baskılara en açık ülkelerden biridir. Bu kırılganlık genel olarak dört başlık altında toplanabilir. 

İlk kırılganlık, Britanya’nın mal, hizmet, sermaye ve bilgi akışlarına olağanüstü derecede açık bir ekonomi olmasıdır. Ülkenin refahı büyük ölçüde bu açıklığa dayanıyor. Kızıldeniz’de Husilerin saldırılarının ardından bu güzergâhta gemi sigorta maliyetlerinin iki katından fazla artması, tam zamanında üretim sistemine dayalı ve ithalata bağımlı bir ada ekonomisi için son derece önemli bir maliyet şokuydu. 

Üstelik Britanya giderek daha fazla dışa bağımlı hâle geliyor. 2000-2023 yılları arasında temel hammaddelerde ithalat bağımlılık oranı, toplam tüketim azalmasına rağmen yüzde 3’ten yüzde 28’e yükseldi. Açık ekonomi modeli aynı zamanda dış finansmana da dayanıyor. Birleşik Krallık 2000 yılından bu yana millî gelirin ortalama yüzde 3’ü düzeyinde sürekli cari açık veriyor. Bu açığın finansmanı ise ülkenin ya yabancı yatırımcılara varlık satmasını ya da dış yükümlülüklerini artırmasını gerektiriyor. 

İkinci kırılganlık coğrafidir. Bir ada ülkesi olan Birleşik Krallık’ın kritik tedarik zincirleri güvenli deniz yollarına, limanlara ve deniz altı altyapısına bağımlıdır. İş Dünyası ve Ticaret Komitesi’nin ekonomik güvenlik raporu da buna dikkat çekmektedir. Britanya’nın yılda 400 milyon tondan fazla yük taşıyan 51 büyük limanı bulunmaktadır. Enerji sevkiyatları, rafine yakıtlar, gübre hammaddeleri, temel metal ürünleri veya sanayi bileşenlerinin kesintiye uğraması ciddi sorunlara yol açacaktır. 

Yeni olan ise ada olmanın getirdiği bu kırılganlığın artık yalnızca yük taşımacılığı için değil, veri akışı için de geçerli olmasıdır. Ulusal Güvenlik Stratejisi Ortak Komitesi (JCNSS), Birleşik Krallık’ın internet sisteminin dış dünyaya neredeyse tamamen deniz altı iletişim kablolarıyla bağlı olduğunu ve bu kabloların ekonominin ve kritik hizmetlerin ihtiyaç duyduğu veriyi taşıdığını açıkça belirtmektedir. Başka bir ifadeyle Britanya tedarikçilerini çeşitlendirebilir; ancak deniz yoluyla dış dünyadan koparılma riskini ortadan kaldıramaz. Bu nedenle deniz altı altyapısını sıradan bir teknik unsur değil, stratejik bir alan olarak değerlendirmelidir. 

Bütün bunlar ekonomik güvenlik planlamasını; stratejik stokları, yedek kapasiteyi, kriz planlamasını, özel sektörle hızlı koordinasyonu ve yeni teknolojiler aracılığıyla olası kesintileri aşabilecek çözümleri, sonradan geliştirilen geçici tedbirler yerine ulusal stratejinin temel unsuru hâline getirmeyi gerektirmektedir. 

Britanya’nın jeoekonomik düşünce alanındaki zayıflığı ayrıca dikkat çekicidir; çünkü ülkenin büyük stratejik hedefleri jeoekonomik kapasite gerektirmektedir. Hükümetin Entegre İnceleme Güncellemesi, Birleşik Krallık’ı açık küresel ekonomiyi şekillendirmeye ve ekonomik baskılara direnmeye çalışan etkin bir güç olarak tanımlamaktadır. Belgede, açık küresel ekonominin korunmasına güçlü bağlılık yeniden teyit edilmekte ve sistemsel rekabet çağında uluslararası ekonomik kuralları güncellemek amacıyla ticaret politikası ile diplomasinin kullanılacağı belirtilmektedir. Aynı belge, deniz yolları ve kritik boğazların korunması dâhil olmak üzere deniz alanında “denge kurma ve yön verme” hedefini de vurgulamaktadır. Dolayısıyla ülkenin hedefleri ile mevcut kapasitesi arasında giderek büyüyen belirgin bir uyumsuzluk bulunmaktadır. 

Son olarak Britanya hiçbir blok içinde tam anlamıyla yer almamaktadır. Ticaret ve coğrafya bakımından Avrupa Birliği ile iç içedir; ancak Birliğin ortak pazarının dışında kalmaktadır. Stratejik ve finansal açıdan ABD’ye bağlıdır; ancak ABD ekonomisinin sunduğu korumalardan yararlanamamaktadır. Çin’in değerlerini ve jeopolitik hedeflerini paylaşmamaktadır; buna rağmen özellikle yenilenebilir enerji sektöründe Çin ekonomisine giderek daha fazla bağımlı hâle gelmektedir. Bu durum, Britanya’nın üç büyük güç karşısında da bağımlı bir ülkeye dönüşme riskini doğurmaktadır. Benzer sorun Avrupa genelinde de görülmektedir. “Stratejik özerklik” tartışmaları bunun göstergesidir. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron da Avrupa Birliği’nin ABD ve Çin karşısında teknoloji alanında bir “vasal” hâline gelmekten kaçınması gerektiğini ifade etmiştir. 

Buna karşılık Britanya’nın öncelikle siyasi ve ekonomik etki kapasitesinin sınırlarını kabul etmesi gerekir. 19. yüzyılın sonlarındaki küresel ekonomik dev olmaktan çok uzak olan ülke, bugün ne talep tarafında ne de arz tarafında belirleyici bir küresel piyasa gücüne sahiptir. Bu durum enerji, kritik mineraller, sanayi ürünleri ve yarı mamuller için de geçerlidir. Londra dünyanın en önemli finans merkezlerinden biri olmasına rağmen Britanya’nın yaptırım uygulama kapasitesi ABD veya Avrupa Birliği kadar güçlü değildir. 

Bu sınırlamalar felç edici değildir; ancak politika oluşturulurken mutlaka dikkate alınmalıdır. Birleşik Krallık açısından bu durum, iç ekonomik maliyetlerle etkili jeoekonomik kapasite arasında daha hassas tercihler yapılmasını gerektirir. ABD gibi kaynakları daha bol ve ekonomik gücü daha yüksek ülkelerde ise bu ikilem çok daha sınırlıdır. 

Peki bu ilke pratikte ne anlama gelir? 

Her şeyden önce Britanya’nın ekonomik ve maddi gerçekliğiyle bağdaşmayan söylemlerden vazgeçilmesi anlamına gelir. Bir yandan gümrük vergilerini tek taraflı indirerek dünyada yeni bir serbest ticaret çağının lideri olunacağını iddia etmek, diğer yandan emisyon hedeflerini yerine getirerek küresel iklim gündemine yön verileceğini söylemek yalnızca gerçekçilikten uzak değildir; aynı zamanda tartışmaları da gereksiz yere saptırmaktadır. 

Britanya, devlet müdahalesinin hangi alanlarda gerekli olduğunu, hangi alanlarda olmadığını açık biçimde belirlemelidir. Bunun için net bir sınır çizilmesi gerekmektedir. Örneğin İngiltere Merkez Bankası ile büyük Britanya bankalarının kısa süre önce açıkladıkları ve yabancı ödeme altyapılarına bağımlılığı azaltmayı amaçlayan yeni finansal altyapı girişimi, ülkenin mevcut uzmanlığını kullanırken ekonomik dayanıklılığı artırmakta ve bunu ekonomiyi ciddi biçimde bozmadan gerçekleştirmektedir. 

Buna karşılık sıfırdan tam entegre bir yarı iletken sanayi zinciri kurmaya çalışmak son derece maliyetli ve verimsiz olacaktır. Birleşik Krallık’ın göreli üstünlüğe sahip olduğu ve aynı zamanda stratejik dayanıklılığını artırabileceği alanlarda — örneğin Kuzey Denizi mineral kaynaklarının daha etkin değerlendirilmesi veya Rishi Sunak’ın öncülük ettiği ve bugün dördüncüsü düzenlenen Yapay Zekâ Güvenliği Zirvesi gibi girişimlerde — devletin aktif rol üstlenmesi doğal bir hedef olmalıdır. Buna karşılık devlet öncülüğündeki çözümlerin verimsiz kalacağı; ancak stratejik dayanıklılığın tehdit altında olduğu petrol ve doğal gaz gibi temel emtialarda ise acil durum planları, stratejik stoklar ve tedarik zincirlerinin çeşitlendirilmesi öncelik olmalıdır. 

Britanya’nın ekonomik ittifaklara da gerçekçi yaklaşması gerekmektedir. Karar alıcılar, ticaret ve uluslararası ekonomik işlemlerin önündeki engelleri azaltmayı amaçlayan çok taraflı kurumlar dünyasının artık geride kaldığını kabul etmelidir. Hatta Brexit referandumunda verilen oyların bu gerçeğin kamuoyu tarafından siyasetçilerden önce fark edildiğinin göstergesi olduğu ileri sürülebilir. 

Ancak Brexit sonrasında Britanya’nın uluslararası ekonomik ve stratejik çıkarlarına ilişkin gerçekçi bir değerlendirme yapılamadı. Bunun yerine geçmişe dayalı, belirsiz ve iddialı söylemler ön plana çıktı. 

Geçen yıl Hindistan ile imzalanan serbest ticaret anlaşmasının hem destekçileri hem de eleştirmenleri vardı. Ancak tartışmalarda jeoekonomik yaklaşım neredeyse hiç yer almadı. Bunun en çarpıcı örneği, Başbakan Starmer’ın Mumbai’de Narendra Modi ile anlaşmayı övmesinden yalnızca bir hafta sonra ABD’nin Hindistan’a ağır gümrük tarifeleri uygulaması oldu. Uluslararası ortamın değiştiği daha iyi analiz edilmiş olsaydı Britanya pazarlıklarda daha avantajlı bir konuma sahip olabilirdi. 

Ayrıca Britanya, dış politika ile ekonomik çıkarların en yakın müttefikler arasında bile her zaman örtüşmeyebileceğini ve bunun zaman içinde ve farklı sektörlerde değişebileceğini kabul etmelidir. Özellikle “Özel İlişki” anlayışının sorgulanamaz kabul edilmesi nedeniyle ABD’ye yönelik olası ekonomik bağımlılıklar konusunda neredeyse hiçbir eleştirel değerlendirme yapılmamaktadır. Örneğin Birleşik Krallık, Rus doğal gazına olan bağımlılığını büyük ölçüde ABD gazıyla değiştirmiştir. Bu durum, ABD’nin ekonomik baskısına maruz kalan Avrupa Birliği ülkelerinde tartışılırken Britanya’da neredeyse hiç gündeme gelmemektedir. 

Daha geniş Avrupa perspektifinden bakıldığında ise ekonomik güvenlik araçlarının uygulanması da çeşitli zorluklarla karşılaşmaktadır. Bunun örneklerinden biri, dondurulmuş Rus devlet varlıklarının Ukrayna’nın finansmanı için kullanılmasına ilişkin uzun süreli tereddütlerdir. Ancak küresel gelişmeler aynı zamanda köklü politika değişikliklerini de zorunlu kılmıştır. İsveç’in 2024 yılında NATO’ya katılma kararı bunun en belirgin örneklerinden biridir. 

İsveç örneği başka bir açıdan da önem taşımaktadır. Çünkü yeni siyasi gerçekliklere uyum sağlayamamanın ekonomik sonuçlarını göstermektedir. İsveç, Birinci Dünya Savaşı’nın ilk dönemlerinde tarafsızlığını koruyarak savaşan ülkelere hammadde ve yarı mamul ürün satmış, ekonomik açıdan kazançlı çıkmıştı. Ancak Almanya’ya yönelik ablukanın giderek sıkılaştırılması ve Baltık ticaretinin gerilemesi ekonomisini ağır biçimde etkiledi; savaşın son yıllarında ciddi bir kriz ve gıda kıtlığı yaşandı. 

Tüm bu gelişmeler, giderek daha hukuksuz ve daha tehlikeli hâle gelen küresel ekonomik düzende Britanya’nın konumu ve izlemesi gereken politikalar hakkında acil ve kapsamlı bir tartışmanın başlatılması gerektiğini göstermektedir.