Trump savaşı sona erdirmek için çaresizce çabalıyor; ancak İran’ın da söz hakkı var ve birkaç nedenden dolayı savaşın henüz sona ermesine izin vermeyecek:

“Tahran, erken olduğunu düşündüğü bir ateşkese karşı çıkıyor; çünkü böyle bir ateşkesin ABD ile İsrail’e yeniden toparlanmak, silahlanmak ve ardından İran’a tekrar saldırmak için zaman kazandırmasından korkuyor. Tahran’a göre çatışmanın ateşkese hazır hâle gelebilmesi için ABD’ye, bölge ülkelerine, İsrail’e ve küresel ekonomiye yeterince ağır bir bedel ödetilmiş olması gerekiyor. Böylece bütün devletler savaşı başlatmanın hata olduğu sonucuna varmalı ve bunun sonucunda hiçbir devlet savaşı yeniden başlatmaya kalkışmamalıdır.

Üstelik savaş şimdi sona ererse İran, savaş başlamadan öncekinden daha kötü bir durumda kalacak. Altyapısının büyük bölümü yok edildi, füze kapasitesi zarar gördü, petrol ihraç etme kabiliyeti zayıfladı ve en önemlisi, yaptırımların hafifletilmesine ilişkin umutları tamamen ortadan kalktı. Gerçekten de bu koşullar altında İran’ın yeniden inşasına kim yardım edecek ve bunu kim yapabilecek?

Bu durum İran’ı yalnızca zayıflamış bir konumda bırakmakla kalmayacak, sürekli daha da zayıflayan bir ülkeye dönüştürecektir. Bu da ABD ile İsrail’in yeni bir saldırı savaşı başlatma ihtimalini azaltmak yerine artıracaktır; çünkü Trump ile İsrail’in savaş fırsatı gördüğüne inanmasına yol açan şey İran’ın zayıf olduğu algısıydı.

Dolayısıyla ABD zafer ilan edip ordusunu geri çekse bile İran’ın İsrail’i hedef almayı sürdüreceği anlaşılıyor. Körfez İşbirliği Konseyi ülkeleri bile hedef alınmaya devam edebilir. Tahran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapalı tutmaya çalışması da son derece muhtemel.

[…]

İran elbette sonsuz bir savaş istemiyor ve böyle bir savaşın maliyetini de karşılayamaz. Ancak ateşkesi kabul etmek için muhtemelen bazı önemli adımların atılmasını talep edecektir. Bunlar arasında Trump’ın savaşı yeniden başlatmayacağına dair bir taahhüt bulunabilir; gerçi böyle bir taahhüdün ne değeri olacağını anlamıyorum. Fakat daha da önemlisi, İran muhtemelen yaptırımların hafifletilmesini ve yurt dışındaki dondurulmuş fonlarının serbest bırakılmasını isteyecektir.”

Geriye dönüp bakıldığında bu değerlendirmenin oldukça isabetli olduğu görülüyor. Bir anlaşmanın neleri kapsayacağına ilişkin beklentilerim, üç ay sonra imzalanan mutabakat zaptının temel maddeleriyle büyük ölçüde örtüşüyor: İranlılar ABD’nin ödediği bedeli artırmak için diplomasiyi uzattı, anlaşmaya varılıncaya kadar boğazı kapalı tuttu, Trump’tan savaşı yeniden başlatmayacağına dair taahhüt istedi ve önemli ölçüde yaptırım indirimiyle dondurulmuş varlıkların serbest bırakılmasını talep etti. Trump da İran petrolüne yönelik yaptırımları kaldırdı.

Şimdi sorulması gereken şu: Trump’ın “Bombaların Anası”nı kullanarak Pickaxe Dağı’nı vurmayı düşündüğüne ilişkin haberler ışığında durum nasıl değişti ve yeni bir anlaşma öncekinden çok farklı mı olurdu?

Aşağıdaki gelişmeleri değerlendirelim:

Trump’ın anlaşma isteğine ilişkin algı

Şubat ve haziran aylarında İranlılar, Trump’la anlaşmaya varmanın hâlâ mümkün olduğuna inanıyordu. Trump’ı tarihe geçmek isteyen bir başkan olarak görüyorlardı: Ya Tahran’la bir anlaşma yaparak ya da İslam Cumhuriyeti’ni ortadan kaldıran başkan olarak. İkinci seçenek imkânsız çıkarsa anlaşma fikri Trump’a yine de cazip gelecekti.

Tahran artık bu görüşü taşımıyor. Trump bunun yerine, bir anlaşma isteyebilecek ancak onu güvence altına alacak disiplinden ve İsrail ile ABD’deki İsrail yanlısı güçlerin saldırıları karşısında koruyacak güçten yoksun, doğası gereği istikrarsız ve olgunlaşmamış biri olarak görülüyor.

Üstelik Tahran artık Trump’a itibarını koruyabileceği bir çıkış yolu sunmanın bile işe yarayacağına inanmıyor. Bu nedenle böyle bir çıkış yolu sunmaya haziran ayındakinden çok daha az istekli. İranlılara göre Trump, Fordo’yu vurmak veya Ayetullah Ali Hamaney’e suikast düzenlemek gibi, kendisine böyle bir “zafer” ilan etme imkânı verebilecek eylemleri zaten gerçekleştirdi. Dolayısıyla tarihsel bir miras oluşturmak için Pickaxe Dağı’nı vurmasına gerek yok. Tahran böyle bir saldırıyı bunun yerine, rejim değişikliğine veya rejimin çökertilmesine yönelik daha büyük bir operasyonun basamağı olarak görüyor.

Trump yeterince zarar görmedi

Mutabakat zaptının nasıl ve neden çöktüğüne ilişkin görüşler büyük farklılık gösteriyor. ABD, Hürmüz Boğazı’ndaki gemilere yönelik Tahran saldırılarını suçluyor. İran ise ABD’nin mutabakatı imzaladıktan hemen sonra boğazda bir güney koridoru oluşturmaya çalışarak ve Lübnan konusunda verdiği taahhütlerden geri adım atarak anlaşmayı baltalamaya başladığına inanıyor.

Bunun sonucunda İran’ın anlatısı, Trump’ın mutabakat zaptını kabul etmeden önce yeterince ağır bir bedel ödemediğini öne sürüyor. Savaş daha maliyetli olsaydı anlaşmaya bağlı kalmak için daha güçlü gerekçeleri olurdu.

Bu düşünce, Trump’ın bir anlaşmayı koruyamayacağı görüşüyle birleşince İran’da savaşın ancak onu sürdürmenin maliyeti Trump açısından dayanılmaz hâle geldiğinde sona ereceği algısını doğuruyor.

Başka bir deyişle savaşı teşvikler veya itibar kurtaran çıkış yolları değil, Trump’ın askerî bir çıkmaza ulaşması sona erdirecektir.

Pickaxe savaşı sona erdirmeyecek

Bu algılar, Trump’ın zafer ilan edip savaşı sona erdirmenin bir yolu olarak değerlendirdiği bildirilen Pickaxe Dağı’nı MOAB’la vurmasının doğuracağı sonuçları derinden şekillendiriyor.

Tahran’ın muhtemel tepkisi, “gerilimi düşürmek için tırmandırma” olmayacak; savaşın büyük ölçüde genişletilmesi olacaktır. Tahran, Trump’ın böyle bir saldırıyı kendisine itibarını kurtaracak bir çıkış sağlamak için değil, daha büyük bir tırmanmanın adımı olarak kullanacağına inanıyor. İran’ın Trump’la ilgili tecrübesi, ancak Tahran’ın onun stratejisine ağır bedeller ödetmesi hâlinde geri adım attığını gösteriyor.

İran’ın nükleer tesislerine yönelik bir saldırıya vereceği orantılı karşılık, BAE ve İsrail’dekiler de dâhil olmak üzere bölgedeki diğer nükleer tesisleri vurmak olacaktır. Bu, bölgede istikrarı ciddi biçimde bozacak olsa da Tahran yalnızca böyle bir karşılığın Trump’ı geri adım atmaya sevk edeceğine inanıyor.

Tahran bölgesel ateşkes konusunda ısrarını sürdürüyor

İran’ın ısrarı üzerine mutabakat zaptının ilk paragrafında yalnızca ABD ile İran arasında değil, bölgesel bir ateşkes tesis edildi. En önemlisi bu bölgesel ateşkes, anlaşmanın açılış paragrafında üç kez adı geçen Lübnan’ı da kapsıyordu. Bu yalnızca ABD ile İran arasında bir taahhüt değildi; İsrail ve Direniş Ekseni anlamına gelen “mevcut savaştaki müttefiklerini” de kapsıyordu.

Ensarullah ile Suudi Arabistan arasındaki çatışmalar nedeniyle bölgesel durum daha karmaşık hâle gelip böyle bir ateşkesin güvence altına alınması zorlaşmış olsa da Tahran’ın bu konudaki tutumunda herhangi bir değişiklik sezinlemedim.

Tahran kendisini içeride daha güçlü hissediyor

Trump’ın şubat ayında İran’a düzenlediği saldırı, İslam Cumhuriyeti’ne karşı gerçekleştirilen en büyük ve en kanlı protestoların üzerinden iki aydan az zaman geçmişken meydana geldi. Tahran’ın kendi itirafına göre güvenlik güçleri birkaç bin protestocuyu öldürmüş, yüzlerce polis de hayatını kaybetmişti. Teokratik sistemin iç güvenliği tarihinin en düşük seviyesindeydi.

Bugün hükûmetin kendi iç gücüne ve desteğine ilişkin değerlendirmesi tamamen tersine dönmüş durumda. İran’daki bir analistin bana söylediği gibi:

“İran halkı ile İslam Cumhuriyeti artık aynı kaderi paylaşıyor.”

Yani birinin yenilgiye uğratılması diğerinin de yenilgiye uğratılması anlamına gelecektir. Bu değerlendirme doğru olsun veya olmasın, İranlı karar vericilerin güçlü biçimde benimsediği bir algıyı yansıtıyor: Trump ile İsrail’in sivil hedeflere attığı bombalar, İran medeniyetine yönelik tehditler ve İran tarihine edilen hakaretler, teokratik hükûmetle halkı aynı gemiye bindirdi. Savaş giderek mevcut siyasi sistemi değil, bir millet olarak İran’ı hedef alan bir mücadele olarak görülüyor.

Bunun sonucunda Tahran, İsrail veya ABD’nin savaşın bir parçası ya da saldırının hazırlığı olarak İran içinde huzursuzluk çıkarma kabiliyetinden çok daha az kaygı duyuyor.

Zaman İran’ın lehine işliyor

Mutabakat zaptının çöküşünde olduğu gibi Tahran ile Washington, zamanın kimin yararına işlediği konusunda da birbirinden çok farklı değerlendirmelere sahip.

Beyaz Saray; Basra Körfezi’ndeki ablukası ve boğazdan geçen yük miktarının artması nedeniyle Tahran’ın boğaz mücadelesini kaybettiğini, ekonomik ve stratejik durumunun zaman içinde ciddi biçimde kötüleşeceğini savunuyor.

Tahran ise tam tersini düşünüyor. İran’daki gözlemciler Tahran’ın boğazdan geçen gemilerden ücret topladığını, günde 500.000 ile 1.000.000 varil arasında petrol sattığını ve Trump’ın hava ablukasının şimdiden dağılmaya başladığını belirtiyor. Tahran ayrıca Ensarullah’ın Yemen’de ve Suudi Arabistan’a karşı elde ettiği başarılar nedeniyle bölgesel dinamiklerin de İran’ın lehine olduğuna inanıyor.

Tahran, ABD’nin müzakere konumunun zamanla yalnızca zayıflayacağını düşünüyor. Bu nedenle İranlılar, ABD tarafının geciktirme taktiklerinden endişe duymuyor.

İran halkının nükleer silahlara ilişkin tutumu değişti

ABD’deki kamuoyu anlatısının aksine ne İran halkı ne de İranlı karar vericiler nükleer silah sahibi olmayı destekliyordu. Ulusal İstihbarat Direktörü Tulsi Gabbard, 2025’te ABD istihbarat çevrelerinin İran’ın nükleer silah üretmediği değerlendirmesinde bulunduğunu ifade etti. Kamuoyu araştırmaları, İran halkının uranyum zenginleştirme kapasitesinin korunmasını güçlü biçimde desteklediğini, ancak nükleer silah üretimini desteklemediğini sürekli olarak gösteriyordu.

Fakat çok sayıda işaret, hem halk hem de seçkinler düzeyinde İran’daki görüşlerin nükleer bomba üretme yönünde değiştiğini gösteriyor. Bu eğilim Haziran 2025 savaşından önce bile başlamış olsa da İsrail ile ABD’nin İran’a yönelik tekrarlanan saldırıları, beklendiği üzere kamuoyunu silahlanma lehine yöneltti.

Bunun sonucunda büyük nükleer tavizlerin siyasi maliyeti bugün muhtemelen çok daha yüksektir. Bu da daha önce masada bulunan tekliflerin kabul edilme ihtimalini önemli ölçüde azaltıyor. Bunlar arasında Ummanlıların arabuluculuğunda Şubat 2026’da sunulan ve İran’ın uranyum zenginleştirmeyi fiilen yıllarca durdurmasını öngören teklif de bulunuyor.

Yaptırımların hafifletilmesinin cazibesi azalıyor

İran ekonomisinin yaptırımların hafifletilmesine ihtiyacı var. Ancak güvenilmez ve son derece kolay biçimde geri alınabilir olduğu düşünülen böyle bir rahatlama için taviz vermeye değer mi?

Trump, mutabakat zaptı kapsamında İran’ın petrol satmasına izin veren genel bir muafiyet yayımlamasıyla ün kazandı. ABD ilk kez bu kadar geniş kapsamlı bir muafiyet yayımlamıştı. Bu, Trump’ın önceki başkanlardan çok daha kapsamlı bir yaptırım indirimi sunmaya hazır olduğunun işaretiydi. Ancak yalnızca 16 gün sonra, mutabakat zaptı dağılmaya başlayınca Trump muafiyeti geri çekti ve petrol yaptırımlarını hızla yeniden uygulamaya koydu.

On altı gün içinde yaşanan bu çarpıcı değişim, Tahran’ın ABD’nin sunduğu yaptırım indirimlerinin geçici, değişken ve güvenilmez olduğu yönündeki görüşünü güçlendirdi. ABD verdiği her şeyi bir anda geri alabilir.

Bu nedenle İran’ın yüzde 60 oranında zenginleştirilmiş uranyum stoku gibi geri döndürülemez nükleer tavizleri, doğası gereği zahmetsizce geri alınabilecek yaptırım indirimleri karşılığında sunmak ulusal güvenlik açısından vahim bir hata olacaktır.

Sonuç: Bir anlaşma hazırlanmıyor

Bütün bu değişiklikler, koşullar önemli ölçüde değişmediği sürece kapsamlı bir anlaşmaya varılma ihtimalini azaltıyor. Bunun yerine İran’ın, Trump görevden ayrılıncaya kadar temel nükleer meseleyi hiçbir zaman ciddi biçimde ele almadan, kısa vadede gerilimi düşürmek için ağırlıklı olarak geçici anlaşmalar aradığını düşünüyorum.

 

Kaynak: original.antiwar.com