Fotoğraf: İngiliz Ordusu askerleri, Romanya'da gerçekleştirilen Steadfast Dart 25 tatbikatı sırasında devriyeye çıkıyor. Kaynak: Sebastian Goll

Westminster'da son dönemde yaşanan siyasi gelişmeler nedeniyle gözden kaçmış olsa da, Polonya ile Birleşik Krallık kısa süre önce önemli bir güvenlik anlaşması imzaladı. Northolt Antlaşması kapsamında iki taraf, NATO çerçevesindeki mevcut karşılıklı savunma taahhütlerinin de ötesine geçerek iş birliğini daha da derinleştirme sözü verdi. Anlaşma ayrıca Rusya'yı Avro-Atlantik güvenliği açısından uzun vadeli en önemli tehdit olarak tanımlıyor ve yeni nesil bir füze sistemi de dâhil olmak üzere yeni askerî kabiliyetlerin ortak geliştirilmesini öngörüyor.

Birleşik Krallık ile Polonya arasındaki bu antlaşma, Amerika'nın en yakın müttefikleri arasında ortaya çıkan yeni bir davranış biçiminin simgesidir. Bu ülkeler, Washington'ın güvenilirliğine yönelik şüphelerin arttığı bir dönemde bölgesel güvenliğin yükünü daha fazla üstlenmeye çalışıyorlar. İngiliz stratejistler açısından Downing Street ile Beyaz Saray arasındaki soğuk ilişki ciddi bir endişe kaynağıdır. Gümrük tarifeleri ve askerî üsler konusundaki anlaşmazlıklar önemli olsa da, Başkan Trump'ın Grönland'ı ilhak etme tehditleri ve Rusya'nın Ukrayna'daki toprak taleplerine destek verir görünmesi çok daha büyük önem taşımaktadır. Bu iki gelişme de, "güçlü olan haklıdır" anlayışının zımnen kabul edildiğine işaret ediyor ki bu, ABD öncülüğündeki (ve dolayısıyla İngilizlerin de parçası olduğu) uluslararası düzenin geleneksel ilkeleriyle temelden çelişmektedir.

Polonya da, daha önce "örnek müttefik" olarak övülmesine rağmen, bu gelişmeleri giderek artan bir kaygıyla izliyor. Mayıs 2026'da ABD'nin Polonya'ya planlanan 4 bin kişilik asker konuşlandırmasını beklenmedik şekilde iptal etmesi, Rus saldırganlığının çok daha yakından hissedildiği Varşova'da büyük bir şok yarattı. (Trump yönetimi, oluşan tepkilerin ardından daha sonra Polonya'ya 5 bin asker gönderileceğini açıkladı.) Aslında güvence sorunu yalnızca bu başkana özgü değildir. Örneğin Obama yönetiminin 2011'de Asya'ya yönelme politikası ya da Biden yönetiminin 2021'de Afganistan'dan tek taraflı çekilmesi Avrupa'da benzer kaygılar doğurmuştu. Amerika'nın uzun vadeli bağlılığına yönelik şüpheler yeni değildir; ancak Trump döneminde belirgin biçimde artmıştır.

Trump yönetiminin tek taraflı yaklaşımını ve üst düzey yetkililerinin Amerika'nın en yakın ortaklarını sık sık sert şekilde eleştirme eğilimini dikkate alan birçok akademisyen ve analist, ABD'nin ittifaklarının kalıcılığı konusunda karamsardır. Hâkim görüş, müttefiklerin ve ortakların büyük bölümünün risklerini dağıtmak için farklı seçeneklere yöneleceği yönündedir.

İlginç olan ise bunun Amerika'nın çekirdek müttefikleri için geçerli olmamasıdır. Hint-Pasifik ve Avrupa'daki temel müttefikler — Avustralya, Japonya, Polonya ve Birleşik Krallık — ABD'den bağımsız olarak, fakat uzun yıllardır Amerika'nın öncülük ettiği uluslararası düzenin temel ilkelerini destekleyecek şekilde kendi aralarındaki ilişkileri derinleştiriyorlar. Bu dört ülke, ABD öncülüğündeki düzenin uzun süredir var olan eksikliklerinin farkında ve Trump yönetimini eleştiriyor olsalar da, alternatifleri kabul edilebilir görmüyorlar. Bu nedenle Çin ve Rusya'nın nüfuz alanları oluşturmasını engellemek için, Washington'ın liderliği zayıflarken harekete geçiyorlar.

Bu yeni davranış biçimine "stewarding" (koruyucu üstlenme) diyebiliriz. Bu kavram, temel müttefiklerin birbirlerini yatay güvenlik anlaşmaları, savunma sanayi ortaklıkları ve küçük ölçekli çok taraflı iş birlikleri yoluyla desteklemelerini ifade ediyor. Bu yaklaşım, "hedging" (denge politikası) anlayışından farklıdır. Dış politika uzmanları Darren Lim ve Zack Cooper'ın belirttiği gibi, devletler denge politikası izlediklerinde güvenlik taahhütleri konusunda kasıtlı bir belirsizlik oluşturarak büyük güçlerden herhangi biriyle açık biçimde saf tutmaktan kaçınırlar. Buna karşılık koruyucu üstlenme farklı bir yol izler. Devletler Amerikan gücüne karşı denge arayışına girmiyor; aksine Washington'ın artık eskisi kadar ilgi göstermediği uluslararası düzeni ayakta tutmaya çalışıyorlar. Geminin kaptanı dümeni bırakmış olabilir; ancak yardımcı kaptanlar gemiyi kayalıklardan uzak tutmak için kontrolü devralmıştır.

Peki bu müttefikler uygulamada ne yapıyor?

Son dönemdeki yoğun diplomatik faaliyet dikkat çekicidir. Northolt Antlaşması, Birleşik Krallık'ın son bir yıldan kısa sürede bir Avrupa müttefikiyle imzaladığı üçüncü büyük güvenlik anlaşmasıdır. Temmuz 2025'te Avrupa'nın nükleer silaha sahip iki ülkesi olan Birleşik Krallık ile Fransa, Northwood Bildirisi'ni yayımlayarak nükleer iş birliğini derinleştirme sözü vermiş ve "Avrupa'ya yönelik hiçbir aşırı tehdidin iki ülkenin ortak karşılık vermesini gerektirmeyecek düzeyde olmayacağını" ilan etmişti. Aynı ay Birleşik Krallık, Almanya ile Kensington Antlaşması'nı da tamamladı. İngiliz hükümeti ayrıca 2025 yılında Avustralya ile Geelong Antlaşması'nı imzalayarak üçlü AUKUS savunma paktının ikili boyutunu Washington'dan gelebilecek olası sarsıntılara karşı güvence altına aldı.

Bu girişimler, Birleşik Krallık ile Japonya arasında 2023 yılında imzalanan Hiroşima Mutabakatını takip etti. Bu anlaşma karşılıklı askerî üs kullanımına izin verirken, dış saldırı durumunda istişare mekanizmasını da içeriyordu. Her iki hükümet de birbirlerini kendi bölgelerindeki en önemli ortak olarak yeniden teyit etti. Polonya ise son iki yıl içinde Fransa ve Almanya ile önemli anlaşmalar yaparken, Kanada ve İsveç ile de stratejik ortaklıklar kurdu.

Ukrayna savaşı Avrupa'daki bu koruyucu üstlenme davranışını daha da hızlandırdı. Rusya'nın 2022'de başlattığı geniş çaplı işgalin ardından Birleşik Krallık, Finlandiya ve İsveç'e yönelik herhangi bir saldırı durumunda onları savunacağını taahhüt ederek, bu iki ülke 2023 ve 2024'te NATO'nun koruma şemsiyesi altına girene kadar güvenlik desteği sağladı. Bu, Washington'ın öncülüğünü beklemeden Avrupa güvenliğini güçlendiren bölgesel bir koruyuculuk örneğiydi. Daha yakın dönemde ise Fransa ile Birleşik Krallık, savaş sonrası Ukrayna'da güvence sağlayacak bir uluslararası güce liderlik etme fikrini gündeme getirdiler. Almanya ile birlikte oluşturdukları E3 diyaloğu, uluslararası krizlerde Avrupa'nın güçlü seslerinden biri hâline geldi ve daha sonra Ukrayna ile ilgili konularda İtalya ve Polonya'nın da katılımıyla genişletildi.

Diplomatik açıklamaların ötesinde, koruyucu üstlenme somut savunma iş birliklerinde de görülmektedir. Birleşik Krallık ile Almanya, Ukrayna Savunma Temas Grubu'nun liderliğini üstlenerek Kiev'e silah ve eğitim desteğinin koordinasyonunu ABD'den devraldı. Londra giderek Avrupa'da ülkeleri bir araya getiren merkez ülke konumuna yerleşiyor. NATO'nun resmî komuta yapısının dışında askerî uyumu artırmayı amaçlayan 10 üyeli Müşterek Sefer Kuvveti (JEF)'ne liderlik ediyor. Nisan 2026'da Birinci Deniz Lordu General Sir Gwyn Jenkins, bunu daha da ileri taşıyacak "Kuzey Donanmaları Girişimi" planını açıkladı. Bu girişim, Kraliyet Donanması'nın merkezinde yer aldığı çok uluslu bir deniz gücüyle Kuzeybatı Avrupa ve Yüksek Kuzey'i savunmayı amaçlıyor. Jenkins, bunun NATO'dan ya da dolayısıyla ABD'den bağımsız değil, tam tersine onları tamamlayıcı bir yapı olarak görülmesi gerektiğini özellikle vurguladı.

İtalya, Japonya ve Birleşik Krallık'ın birlikte yürüttüğü altıncı nesil savaş uçağı geliştirme projesi GCAP (Global Combat Air Programme) ise koruyucu üstlenmenin en somut örneğidir. Üç ortak daha en başından bu projeyi sıradan bir savunma iş birliği olarak değil, "kurallara dayalı, özgür ve açık uluslararası düzeni koruma" hedefi doğrultusunda tasarladılar ve bunun "küresel güvenliğin temel taşlarından biri" olmasını amaçladılar. Daha da önemlisi, ABD ile gelecekte birlikte çalışabilirliğe özel vurgu yaparak bu yaklaşımın belirsizlik değil, ittifakı güçlendirme anlayışını yansıttığını ortaya koydular. GCAP'ın, İşçi Partisi hükümetinin son Savunma Yatırım Planı'ndan önemli ölçüde destek alan az sayıdaki projeden biri olması da, programın İngiltere'de partiler üstü desteğe sahip olduğunu göstermektedir.

Bu arada Polonya da bir başka ABD müttefiki olan Güney Kore ile savunma sanayi alanında güçlü bağlar kuruyor. Her iki ülke de Avrupa ile Hint-Pasifik güvenliğinin birbirine bağlı olduğunu; bunun da Kuzey Kore askerlerinin Ukrayna'da bulunmasıyla açıkça ortaya çıktığını düşünüyor. Varşova, Seul'den yaklaşık 300 adet Chunmoo çok namlulu roket sistemi ile bin adede kadar K2 Black Panther tankı satın alıyor. Bunlar yalnızca silah alımları değildir; aynı zamanda kapsamlı teknoloji transferini de içeriyor. Polonya'nın Avrupa'daki K2 ve Chunmoo üretim merkezi olması planlanıyor. Geçen yıl iki ülkenin dışişleri bakanları, giderek daha çalkantılı hâle gelen jeopolitik ortamda "derin ve kapsamlı" ortaklıklarını övgüyle dile getirmişlerdi. Bu girişimler, Amerika'nın temel müttefiklerinin Washington'dan bağımsız fakat uzun süredir savunduğu ilkeler doğrultusunda mevcut uluslararası düzeni güçlendiren yatay güvenlik ilişkileri ağı oluşturduklarını göstermektedir.

Bununla birlikte koruyucu üstlenmenin zayıf yönleri de vardır. Başarısı, müttefikler arasındaki uyumun ve sürekli yatırımın devam etmesine bağlıdır ki bunların her ikisi de iç siyasetin dalgalanmalarına açıktır. İran Savaşı, İngiliz Silahlı Kuvvetleri'nin ne kadar zor durumda olduğunu gösterdi; bölgeye yalnızca tek bir muhrip gönderilebildi ve o da gecikmeli olarak. İngiltere Hazinesi ile Savunma Bakanlığı arasında Savunma Yatırım Planı konusunda yaşanan tartışmalar da, Avrupa'nın kötüleşen güvenlik ortamına rağmen askerî harcamaların Soğuk Savaş seviyelerine çıkarılması konusundaki isteksizliğin sürdüğünü ortaya koyuyor. Buna karşılık Polonya savunmaya millî gelirinin yaklaşık yüzde 5'ini ayırıyor; ancak daha düşük bir seviyeden başladığı için bu harcamaların gerçek askerî güce dönüşmesi zaman alacaktır. Dolayısıyla koruyucu üstlenme mantıklı olsa da beklentilerin gerçekçi tutulması gerekir.

Bu sınırlamalar, bazı çevrelerin Washington'dan tamamen kopulması yönündeki sert çağrılarına rağmen, bu müttefiklerin ABD ile iş birliğini neden terk etmediklerini de açıklamaktadır. Aksine, Amerika ile bağlarını daha da güçlendirirken buna paralel olarak tamamlayıcı bir koruyucu üstlenme stratejisi izliyorlar. Dört ülkenin tamamı savunma harcamalarını artırıyor ve bu yeni bütçelerin önemli kısmı Amerikan silah sistemlerine ayrılıyor. Avrupa'da Polonya; F-35 savaş uçakları, HIMARS füze sistemleri ve Abrams tankları satın alıyor.

Birleşik Krallık ise NATO'nun nükleer paylaşım görevine ABD'nin B61 nükleer bombalarıyla katılabilmek amacıyla özellikle F-35A uçaklarını satın alıyor. Böylece nükleer caydırıcılığının yeniden oluşturulan ikinci ayağında Washington'a olan bağımlılığını daha da artırıyor. Anglo-Amerikan ittifakının "taç mücevherleri" olarak görülen istihbarat paylaşımı ve nükleer iş birliği ise, zaman zaman siyasi liderler arasında gerginlik yaşansa da, derin bürokratik düzeyde varlığını koruyor.

Nükleer tahrik teknolojisinin paylaşımını da içeren AUKUS savunma paktı ise Trump'ın ifadesiyle "tam gaz" devam ediyor. İkinci ayağı kapsamında Avustralya, Birleşik Krallık ve ABD; su altı harp teknolojileri de dâhil olmak üzere birçok yeni teknoloji alanında iş birliği yapmayı sürdürüyor. İşte Avustralya, Japonya, Polonya ve Birleşik Krallık'ı, Washington'dan uzaklaşıp rakipleriyle ilişkilerini güçlendirmeye başlayan diğer ABD müttefiklerinden ayıran da budur. Bu çekirdek müttefikler iki stratejiyi aynı anda uyguluyorlar: Bir yandan Washington'a daha sıkı bağlanırken, diğer yandan kendi aralarında yatay iş birlikleri kurarak kilit bölgelerde caydırıcılığı güçlendiriyorlar.

Kanada Başbakanı Mark Carney'ye göre ABD öncülüğündeki uluslararası düzen zaten batıyor ve birçok müttefik bu gemiyi terk ediyor. Ancak Amerika'nın çekirdek müttefikleri cankurtaran filikalarına koşmuyor. Gemiyi terk etmek yerine, yatay güvenlik anlaşmaları, savunma sanayi ortaklıkları ve Amerikan ittifakına yaptıkları sürekli yatırımlarla gemiyi güçlendiriyorlar. Koruyucu üstlenmenin mi yoksa denge politikasının mı daha doğru bir tercih olduğu zamanla anlaşılacaktır. Şimdilik ise ABD öncülüğündeki düzenin yardımcı kaptanları gemiyi su üstünde tutmaya devam ediyorlar.

 

 Kaynak: engelsbergideas.com