Fotoğraf: 15 Mayıs 2019'da Gazze Şeridi'nde Nekbe Günü'nü anmak için toplanan binlerce Filistinli. (Fotoğraf: Mohammed Zaanoun'un izniyle)
Mart 2023'te, The Markaz Review için insan hakları hukukçusu ve yazar Raja Shehadeh ile bir söyleşi gerçekleştirmiştim. Kısa süre önce We Could Have Been Friends, My Father and I adlı kitabını yayımlamıştı. Bu eser, bir oğlun çoktan kaybettiği, hayatına damga vurmuş babasıyla kurduğu entelektüel ve duygusal bağı yeniden yakalama çabasını yürek burkan bir şekilde anlatırken, aynı zamanda Filistin mücadelesinin son derece akıcı bir tarihini de gözler önüne seriyor.
Röportajın sonlarına doğru, oldukça karamsar ama bir o kadar da meydan okuyan Shehadeh'den Filistin için en kötü ve en iyi senaryoları tasvir etmesini istedim. Ona göre Ramallah'ta yaşanabilecek umutsuz bir eylem, yeni bir Nekbe'yi tetikleyebilirdi. Ancak bu yeni Nekbe'nin gölgesinde, Batı'nın sonunda İsrail'in uyguladığı vahşet karşısında gerçekten dehşete düşeceğini, sürekli ve etkili bir uluslararası baskı oluşturacağını ve işgali sona erdirmeye zorlayacağını da hayal edebiliyordu.
İsrail gibi güçlü devletler elbette soykırım, etnik temizlik ve apartheid uygulayabilir; bunlar İsrail'in Filistinlilere yönelik stratejisinin temel dilini oluşturuyor. Ancak bunları herkesin razı olacağı bir "uzlaşma" olarak yeniden paketleyip sunamazlar. Çünkü artık bu politikaları meşrulaştıran ve normalleştiren anlatıyı tek başlarına üretip kontrol edebilecek durumda değiller.
Shehadeh'in en umut verici öngörüsünü en karanlık tahmininin içine bilinçli olarak mı yerleştirdiğini bilmiyorum. Fakat röportajdan hemen sonra şunu düşündüğümü hatırlıyorum: Filistin'de her zaman, onu sevenleri yeniden doğuşu kıyametle iç içe düşünmeye zorlayan bir şey vardı.
Bu iç içe geçmişliğin en trajik yönü ise, Filistin'i sevenlerin iki halk olmasıdır: fethedenlerle fethedilenler, işgal edenlerle işgal edilenler, ezenlerle ezilenler.
Bizler, bu kıymetli toprak parçası üzerindeki varoluşsal savaşa tanıklık etmiş ve onun acısını yaşamış insanlar olarak uzun zamandır biliyoruz ki, siyasal Siyonizm'in sözlüğünde "yeniden doğuş", zorunlu olarak ötekinin — yani Filistinli yerlinin — şu ya da bu şekilde ölümü anlamına geliyordu.
Dolayısıyla Filistinlilerin özgür bir halk olarak yeniden doğması da kaçınılmaz biçimde Siyonizmin kendisinin sonu anlamına gelecekti.
Shehadeh'in en büyük korkusu, 7 Ekim'in ardından gerçekleşti: İsrail'in şekillendirdiği bir kıyamet. Bu kıyametin en yıkıcı hali Gazze'de yaşanıyor olsa da hedefi Ürdün Nehri ile Akdeniz arasında yaşayan bütün Filistinlilerdir.
Gazze'de soykırım, durmaksızın yeni dehşet manzaraları üreten bir felakete dönüşmeye devam ediyor. Batı Şeria'da ise askerî operasyonlar, devlet destekli yerleşimci pogromları ve toprak gaspları gerçekten çılgınca bir nitelik ve baş döndürücü bir hız kazanmış durumda.
Sanki İsrail, gelecekte karşılaşacağı hesaplaşmalardan elde ettiklerini koruyacak oldubittileri olabildiğince hızlı biçimde tamamlamaya çalışıyor. Daha derinde ise, Shehadeh'in hayal ettiği kurtuluş ihtimalini daha gerçekleşmeden engellemeye çalışıyor.
Böylece kıyametin ardından geriye kalan şey, ebedî ölüm oluyor.
İsrail doğumlu Omer Bartov, Gazze'deki yıkıma gerçek adını veren ilk soykırım araştırmacılarından biriydi. Kısa süre önce ise İsrail'in işlediği savaş suçlarının hukuki ve siyasi sonuçlarından yine de sıyrılabileceği uyarısında bulundu.
New York Times için kaleme aldığı "Ben Bir Soykırım Araştırmacısıyım. Korkunç Yeni Bir Döneme Giriyoruz" başlıklı konuk yazısında şöyle diyor:
Soykırım, ya failler amaçlarına ulaştığında ya da onları bir askerî güç durdurduğunda ve ardından hesap verebilirlik sağlandığında sona erer.
İsrail amacına ulaşmış değil. Bu nedenle, yaygın olarak İşgal Altındaki Topraklar olarak anılan bölgelerde soykırım ve etnik temizlik devam edecektir.
Ancak İsrail'i askerî bir müdahale durdurmayacaktır. Uluslararası bir mahkemenin vereceği kararın uygulanma ihtimali de oldukça düşüktür.
Dolayısıyla İsrail, ahlaki açıdan büyük ölçüde itibar kaybetmiş ve giderek daha fazla dışlanıyor olsa da, işlediği suçların sorumluluğundan kurtulmaya hazırlanıyor görünmektedir. Bu da gelecekte işlenecek yeni suçların önünü açacaktır.
Bunun sonuçları yalnızca Filistinlilerin özgürlüğü açısından değil, İsrail'in örneğinden ders çıkaran bugünün ve geleceğin bütün soykırım faillerinin kurbanları açısından da son derece vahimdir.
Bartov'a göre Başkan Trump'ın 20 maddelik Gazze barış planı tam da bu kaçışı mümkün kılmak üzere tasarlanmıştır:
İsrail'in dünya genelinde giderek yalnızlaştığı ve Amerikalılar arasında siyasi yelpazenin her kesiminde daha fazla tepki gördüğü doğrudur. Ancak Gazze için hazırlanan parlak ve gösterişli yeni planların tam da bunu hafifletmesi, hatta tersine çevirmesi amaçlanmaktadır: Sorunlarla dolu bir dünyada dikkati dağılmış kamuoylarını, Gazze meselesinin herkesin memnun olacağı şekilde çözüldüğüne ikna ederek.
Bartov'un bu değerlendirmesini son derece ciddiye alıyorum.
Ancak belki de o, İsrail'in, Avrupa'nın ve Amerika'nın birlikte gerçekleştirebileceğini düşündüğü bir aklama gösterisini öngörüyor. Oysa cüceleşmiş siyasetçilerin, tükenmiş nüfuzun ve aşırı görünürlüğün hâkim olduğu bu kaotik çağda, bu üç aktörün böyle bir gösteriyi başarıyla sahneleyebilecek durumda olmadığını düşünüyorum.
İsrail gibi güçlü devletler elbette soykırım, etnik temizlik ve apartheid uygulayabilirler; bunlar İsrail'in Filistinlilere yönelik stratejisinin temel dilidir.
Ancak bunları, herkesin memnun olacağı bir "uzlaşma" olarak yeniden paketleyip sunamazlar. Çünkü artık bu politikaları meşrulaştıran ve normalleştiren anlatıyı üretip kontrol etme yeteneklerini kaybetmiş durumdalar.
Üstelik İsrailli liderler de böyle bir çabanın içinde görünmüyorlar. Aynı anda hem yıkıyor hem de bu yıkımı övünerek dünyaya yayıyorlar.
Batı'nın ahlaki otoritesinin çöktüğü ve Amerika'nın küresel ağırlığının azaldığı bir dönemde, İsrail'in dostlarının da onu hesap vermekten kurtarıp hayal ürünü bir Gazze Atlantic City projesine taşımasına güvenilemez.
Dahası, Barış Kurulu'nun ömrü Başkan Trump'ın görev süresi kadar kısa olacaktır. Oysa Gazze'nin etnik temizliği çok daha uzun yıllar sürecek korkunç bir girişimdir.
Bu, Shehadeh'in öngördüğü yeniden doğuşun daha muhtemel olduğu anlamına gelmiyor.
Filistinliler sonsuza kadar cehennemi andıran bir arafta yaşamaya mahkûm da kalabilirler.
İsrail'in onları topraklarından çıkarmaya yönelik sonuçsuz girişimlerinde çok daha fazla kaba kuvvet kullanacağını da bekleyebilirler.
Filistin'de ya da çevredeki herhangi bir bölgede İsrail'in cezasızlığının anlamlı biçimde sınırlandırıldığına dair hiçbir işaret yoktur. İsrail bugüne kadar her zaman istediği yerde yıkım yaratmakta serbest olmuştur.
Yine de...
Bu yüzyıl, bir zamanlar sarsılmaz görülen dogmaların, devasa inanç sistemlerinin ve büyük fikirlerin mezarlığı oldu.
Bizler bu bölgede, bu eski devlerin birbiri ardına çöküşüne tanıklık ettik: Her yere nüfuz etmiş rejimler, devlet ideolojileri, kitlesel partiler, sömürge düzenleri...
Aslında bugün büyük siyasetlerin enkazı arasında oluşmuş boşluklarda yaşayan insanlar hâline geldik.
7 Ekim'den bu yana İsrail de en kıymet verdiği öz algılarının ve temel inançlarının aynı sarsıntıları yaşadığı son ülke oldu.
Batılı kurucuları ve koruyucularının gözünde sorgulanmayan ayrıcalıklı konumu, bir zamanlar sarsılmaz görülen yenilmezlik duygusu ve uzun yıllar övünülen demokratik kimliği artık Siyonist projenin uzun süre sahip olduğu saygınlık görüntüsüyle aynı kaderi paylaşmaktadır.
Bunların tamamı artık yoğun biçimde tartışılan ve sorgulanan alanlara dönüşmüştür.
İsrail gücünün bütün bu dayanaklarını yeniden inşa etmek Herkül'ün yapabileceği kadar ağır bir görevdir.
Ve İsrail, Herkül değildir.
Kaynak: themarkaz.org



