Görsel: 31 Ağustos 2026’da Umman’ın Musandam bölgesinden görülen Hürmüz Boğazı yakınlarındaki gemiler. [Stringer/Reuters]
Tahran’ın son teklifini sunmak için New York’taki Birleşmiş Milletler Genel Kurulunu seçmesi pek şaşırtıcı değildi. ABD ile yaklaşık yedi aydır süren savaşın ardından İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, görünüşte Washington’ın Tahran’ın koşullarını kabul etmesi hâlinde dünya petrolünün yaklaşık beşte birinin ve doğal gazının da benzer bir oranının geçtiği su yolunun yedi gün içinde yeniden açılabileceğini söyleyen bir planla döndü.
Ancak teklifi yalnızca gerilimi azaltma girişimi olarak okumak, onun en tehlikeli yönünü gözden kaçırmak anlamına gelir. Gerçekte bu, İran’ın bizzat yarattığı baskı gücünü mümkün olan en yüksek fiyatı ödeyene satılacak bir pazarlık kozuna dönüştürme girişimidir. Tahran, bu bedelin bir bölümünün Yemen’de ödenmesini istiyor.
Planın özü: Denetimli yeniden açılma
Arakçi’nin sunduğu plan; Lübnan dâhil bölgenin tamamında çatışmaların yedi gün süreyle durdurulmasını, dondurulmuş İran varlıklarından en az 12 milyar doların serbest bırakılmasını, İran petrolüne yönelik yaptırımların kaldırılmasını ve ABD’nin deniz ablukasına son verilmesini talep ediyor. Buna karşılık Hürmüz Boğazı, İran ve Umman tarafından belirlenecek yeni bir güzergâh üzerinden yeniden açılacak.
Yalnızca bu son ayrıntı bile Tahran’ın ne istediğini göstermeye yeterlidir. Tahran, boğazın savaş öncesindeki işleyişine dönmesini değil, uluslararası deniz taşımacılığının İran’ın belirlediği bir düzenlemeye bağlı olacağı yeni bir gerçeklik kurulmasını istiyor.
Burada çıkarım yapmaya pek gerek yok. İran hâlihazırda gemilerin geçişten önce izin almasını şart koşuyor; bu talebi reddeden gemiler ise hedef alınıyor.
Tahran, Çin’in desteğini aramak üzere teklifini Pekin’e götürüp Umman’ın da desteğini alırken bu yeni gerçekliğin etrafında bölgesel bir siyasi çerçeve kuruyor. Bu çerçevenin ileride geri çevrilmesi çok daha zor olacaktır.
ABD’nin siyasi takvimine oynanan bahis
Zamanlama dikkate alındığında tablo daha da berraklaşıyor. Tahran, ABD’nin siyasi takvimini takip ettiğini gizlemiyor. Artan enerji fiyatlarının hem Amerikalı tüketiciler hem de yönetim üzerinde baskı oluşturduğu bir dönemde, ara seçimlerden önce anlaşmaya varmayı tercih ettiğini açıkça belirtiyor.
Hesap basit: İran, kasım seçimleri yaklaştıkça boğazı kapalı tutmanın rakibi açısından maliyetinin yükseldiğini biliyor. Bu nedenle çözümü, çözümün en değerli olduğu anda sunuyor.
Ancak teklifin en tehlikeli unsuru Yemen’in pazarlığa dâhil edilmesidir. İran’ın Yemen dosyasını yöneten İslam Devrim Muhafızları Ordusu (IRGC) Sözcüsü Hüseyin Mohebbi, AFP haber ajansına Yemen’deki çatışmaların sona erdirilmesinin Tahran’ın talepleri arasında bulunduğunu söyledi.
Bu yeni koşulun Devrim Muhafızları tarafından açıklanmış olması ve Arakçi’nin sunduğu planda yer almayabilecek olması dikkat çekicidir. Resmî teklifin Yemen’de yeniden başlayan çatışmaları içerip içermediği belirsizliğini koruyor.
Bu farklılık bir kafa karışıklığı olarak değil, İran siyasetindeki alışılmış görev paylaşımı olarak okunmalıdır: Bir taraf taleplerin çıtasını kamuoyu önünde yükseltirken diğer taraf, ilerleme veya geri çekilme alanı bırakmak amacıyla müzakere belgesini yeterince esnek tutar.
Bazı haberler daha da ileri gidiyor. Bu haberlere göre Arakçi, yedi günlük planını açıklamadan bir gün önce ABD’li temsilcilere, boğazın kademeli biçimde yeniden açılması ve ABD’nin deniz ablukasına son verilmesiyle birlikte bölge genelinde 60 güne kadar sürecek bir ateşkesin yol haritasını ortaya koyan yazılı bir belge verdi.
Belgeye ilişkin yayımlanan anlatımlara göre Tahran, kapsamlı bir çözümün ön koşulu olarak dondurulmuş yaklaşık 24 milyar dolarlık İran fonunun serbest bırakılmasını ve Husilere uygulanan ablukanın icrasına son verilmesini talep ediyor.
Bu haberler doğruysa Tahran iki gün içinde iki belge sundu: Biri Hürmüz için hızlı bir düzenleme önerirken diğeri Yemen’i açıkça içine alan daha geniş bir çerçeve ortaya koyuyor.
Bu durum İran’ın aynı anda birden fazla düzeyde müzakere yürüttüğünü düşündürür: Dünyaya enerji krizinden hemen çıkılmasını sağlayacakmış gibi görünen bir yol sunarken gerçekte almak istediği bedeli daha kapsamlı belgeye yerleştiriyor.
60 günlük süreç: Mutabakat zaptı ve kayıp belge
60 günlük sürecin Arakçi’nin yeni bir belgesine değil, 17 Haziran’da Başkan Donald Trump ile Mesud Pezeşkiyan tarafından uzaktan imzalanan mutabakat zaptının çerçevesine atıfta bulunduğu düşünülüyor. Bu mutabakatın amacı ateşkesi sağlamlaştırmak ve 60 gün içinde nihai bir anlaşmaya varmaktı.
Washington, mutabakat zaptının artık ömrünü tamamladığı görüşünde olduğunu belirtirken Trump ateşkesin sona erdiğini açıkladı. Yönetimi, mutabakatı İran’ın ihlal ettiği ve bu nedenle siyasi temelini kaybetmiş bir anlaşma olarak ele aldı. Arakçi ise şimdi açıkça bu uzlaşmaya dönülmesi çağrısında bulunuyor ve Çin’in onu yeniden canlandırma çabalarını memnuniyetle karşılıyor.
Yedi günlük plan, 60 günlük süreci yeniden başlatmak için yalnızca bir giriş noktasıysa Trump’ın ablukayı kaldırmayı reddetmesi, belirli bir belgeyi resmen reddetmemiş olsa bile bu aşamada sürecin tamamını fiilen reddetmesi anlamına geliyor.
Bununla birlikte hiçbir açık kaynak, Arakçi tarafından teslim edilmiş ve bölgesel ölçekte 60 günlük bir yol haritası içeren ayrı bir yazılı belgenin varlığını bildirmiş görünmüyor. Dolayısıyla bu iddia ya geniş çapta yayımlanmamış bir sızıntıdan ya da medyadaki bir karışıklıktan kaynaklanıyor olabilir.
Her hâlükârda Washington, Tahran’ın Hürmüz’e ilişkin koşullarını kabul etmeyi reddediyor. ABD yönetimi haziran ayındaki mutabakat zaptının koşullarına dönmeyeceğini açıkladı. Bir yetkili de Washington’ın boğazdaki üstünlüğü nedeniyle acele etmediğini belirtti.
The Wall Street Journal ayrıca Trump’ın, aracılar üzerinden iletilen bir İran teklifini reddettiğini bildirdi. Teklife göre ABD’nin İran limanlarına uyguladığı deniz ablukasına son vermesi karşılığında İran, Hürmüz Boğazı’nı yeniden açacak ve nükleer programıyla ilgili görüşmelere yeniden başlayacaktı.
Gazete, konuyla ilgili bilgi sahibi yetkililere dayanarak Washington’ın Tahran’a ve arabuluculara ablukayı kaldırma planı bulunmadığını bildirdiğini aktardı.
İran neyin pazarlığını yapıyor?
İran’ın hamlesindeki tehlike, Tahran’ın bu koşullar altında boğazın yeniden açılmasından ziyade boğaz üzerindeki fiilî kontrolün pazarlığını yapıyor olmasıdır.
Hürmüz, yüzyıllardır seyrüseferin; denizaltılar dâhil sivil ve askerî gemilerin ve hava araçlarının kimseden önceden izin almasına gerek olmadan transit geçiş hakkına dayandığı uluslararası bir su yoludur.
İki kıyı devleti tarafından belirlenen ve önceden izin şartına bağlanan bir güzergâh, boğazı uluslararası bir alandan; işletmecilerinin ne zaman açılıp kapanacağına ve hangi gemilerin geçişine izin verileceğine karar verebildiği denetimli bir koridora dönüştürecektir.
Böyle bir düzenleme bugün yüksek enerji fiyatlarının baskısıyla kabul edilirse gelecekteki herhangi bir çözümün temelini oluşturabilir. Tartışma artık seyrüsefer özgürlüğü hakkında değil, seyrüsefer izninin hangi koşullarla verileceği hakkında olacaktır.
Teklifin sıralaması tehlikeyi daha da artırıyor. İran’ın elde etmek istediği bütün kazanımlar —paranın ödenmesinden yaptırımların kaldırılmasına ve ablukanın sona ermesine kadar— önce geliyor. Nükleer dosya ise boğaz yeniden açıldıktan sonraya bırakılıyor.
Dolayısıyla Washington’dan, savaşı en başta tetikleyen nükleer mesele hakkında müzakere yürütüleceğine dair kırılgan bir vaat karşılığında bedelin tamamını ödemesi isteniyor. Boğaz yeniden açıldıktan sonra herhangi bir zamanda tekrar kapatılabilir. Fakat kaldırılmış yaptırımları yeniden uygulamak ve aktarılmış parayı geri almak kolay değildir.
Stratejik kıskaç: Hürmüz ve Bâbülmendep
İran’ın Hürmüz ve Yemen’e ilişkin koşulları ayrı ayrı değil, birlikte ele alındığında tehlike en üst düzeye ulaşıyor.
Tahran, Hürmüz’de “düşmanca olmayan” kabul ettiği tarafların geçişine izin vermekten söz ediyor. Husiler ise Kızıldeniz’de Suudi Arabistan dışında kimseyi hedef almadıklarını söylüyor.
Her iki su yolunda da aynı doktrin uygulanıyor: Seyrüsefer evrensel bir hak değil, siyasi konuma göre tanınan bir ayrıcalık olarak görülüyor.
Daha da önemlisi, Suudi Arabistan’ın Hürmüz’ü aşmak için kullanabileceği başlıca alternatif, petrolünü karadan Kızıldeniz limanlarına taşımaktır. Fakat bu alternatif güzergâh daha sonra Husilerin giderek yaklaştığı Bâbülmendep’ten geçiyor.
Dolayısıyla İran’ın Hürmüz’deki baskısıyla Husilerin Kızıldeniz’deki baskısı birbirinden ayrı iki cephe olarak işlemiyor. Tek bir kıskaç oluşturuyorlar: Biri ana çıkışı kapatırken diğeri alternatifi tehdit ediyor.
Bu açıdan bakıldığında Yemen’in Hürmüz anlaşmasına dâhil edilmesi, İran’ın talep listesindeki başka bir maddeden ibaret değildir. Daha geniş bir İran denklemini tamamlar: Her iki su yolunu kontrol eden, Körfez’in bütün can damarını kontrol eder.
Tehlikeli bir emsal: Kesintinin ödüllendirilmesi
Böyle bir pazarlığın gerçekleşmesi hâlinde yerleşecek emsal, anlaşmanın tek tek bütün unsurlarından daha tehlikelidir: Uluslararası ticaretin hayati damarlarını kapatmanın; dondurulmuş varlıkların serbest bırakılması, abluka ve yaptırımların kaldırılması ve nüfuzun sağlamlaştırılmasıyla ödüllendirilebileceği düşüncesi.
Bu emsalden kaçınmak kararlı bir tutum gerektiriyor. Bu, müzakerelerin tamamen reddedilmesi değil; İran’ın uluslararası hukuk ve bölgesel güvenlik pahasına elde etmeye çalıştığı kazanımları engellemeyi amaçlayan stratejik bir sabırdır.
Bölgenin ve daha geniş anlamda dünyanın böyle bir anlaşmayı tartışmakta çıkarı vardır. Çünkü Hürmüz ve Bâbülmendep’te kabul edilenler bu iki su yoluyla sınırlı kalmayacaktır. Dünyanın dört bir yanındaki stratejik deniz geçitleriyle ilgili gelecekteki anlaşmazlıklarda başvurulacak bir emsale dönüşecektir.
İran bu savaştan fiilen kontrol ettiği bir boğazla, dondurulmuş fonları kendisine iade edilmiş ve Yemen’deki müttefikine yönelik kısıtlamalar kaldırılmış olarak çıkarsa bölgesel güç olmayı arzulayan herkesin çıkaracağı ders şu olacaktır: Uluslararası ticareti kesintiye uğratmak, müzakere masasına ulaşmanın en hızlı ve masadan kazançla kalkmanın en kârlı yoludur.
Bunun sonucu bir bütün olarak dünya için felaket olacaktır. Bu dersin bedelini yalnızca Körfez devletleri de ödemeyecektir. Kanalı Bâbülmendep’in güvenliğine bağlı olan Mısır’dan enerji akışına bağımlı Asya ve Avrupa ekonomilerine kadar ekonomisi Kızıldeniz’e ve Körfez’e bağlı her ülke maliyetin bir bölümünü üstlenecektir.
Kaynak: Al-Jazeera




