Fotoğraf: Katar’ın Basra Körfezi kıyısındaki Doha şehrinde bulunan Pearl-Qatar Adası’nın sabah sisleri arasından çekilmiş havadan görünümü (Fotoğraf: Leonid Andronov).
27 Eylül 2024’te İsrail, Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah’ı suikastla öldürdü. Onun ölümüne yol açan saldırı, bundan önce gerçekleştirilen birkaç başarılı operasyonun hemen ardından geldi. Bunların en şeytanî olanı ise, partinin binlerce sivil ve askerî mensubunu ve çok sayıda olayla ilgisi olmayan sivili sakat bırakan çağrı cihazı (pager) saldırılarıydı.
O sırada Beyrut’a dönecek bir uçakta yer bulmayı beklediğim için Dubai’de mahsur kalmıştım. Suikasttan üç gün sonra, benim gibi siyaseti yakından takip eden iki yakın arkadaşımla öğle yemeği yiyordum. Üçümüz de, İran’ın, Lübnan’daki konumu kadar İran’da da büyük bir itibara sahip olan Nasrallah’ın öldürülmesinden sonra bile açıklanamaz bir durgunluk içinde tepki vermesi karşısında şaşkına dönmüştük. Herkesin gözleri önünde, özellikle de baskı altında yaşayan ve büyük sıkıntılar çeken kendi tabanının gözü önünde Hizbullah, acımasız bir saldırıyla tek başına mücadele etmeye terk edilmişti.
Bu terk edilmişlik, doğurduğu sonuçlar bakımından son derece şaşırtıcıydı. İki arkadaşım, İran’ın Amerikalılarla yaptığı gizli bir anlaşma karşılığında Hizbullah’ı satmış olabileceğini bile ileri sürdüler. Ben ise buna katılmadım. Onlara, İslam Cumhuriyeti’nin, Lübnan’daki direniş hareketi gibi son derece değerli stratejik bir varlığı, taahhütlerinden kolayca vazgeçtiği bilinen ölümcül bir düşmanla yapılacak bir anlaşma uğruna feda etmeyeceğini söyledim. Ali Hamaney’in bu çekingenliğinin başka bir açıklaması olmalıydı. Bana göre en makul açıklama, Rehber’in Amerika Birleşik Devletleri’ni de içine çekecek bir savaşa girmeye karşı duyduğu aşırı isteksizlikti.
Son üç ay boyunca, İslam Devrim Muhafızları Ordusu’nun (IRGC), İsrail ve Amerika’nın yıpratıcı saldırılarını göğüsleyerek bunları son derece cesur, çok ağır maliyetler yükleyen ve bölge çapında ekonomik ve askerî karşı saldırılara dönüştürdüğünü izlerken Dubai’deki o öğle yemeğini hatırladım. O gün İran Cumhuriyeti’nin sergilediği ihtiyat ile bugün ortaya koyduğu cesaret arasındaki çarpıcı tezat içinde, yeni bir Orta Doğu’nun ilk hatları belirginleşmeye başlamıştı. Bu yeni tablo, İran ile Amerika Birleşik Devletleri arasında imzalanan Mutabakat Muhtırası’nın on dört maddesinde kendisini göstermektedir. Bu maddelerin ortak sonucu, Amerika’nın İran’ı meşru bir bölgesel güç olarak tanımasıdır. Aynı şekilde, Körfez’deki büyük devletlerin bu mutabakatın hazırlanmasında üstlendikleri etkin rol de bunu göstermektedir. Netanyahu hükümeti ile Trump yönetimi arasında açıkça hissedilen gerilimler de aynı gerçeğin işaretidir; bu gerilimler, birçok bakımdan İsrail’in öncülük ettiği felaket niteliğindeki savaşın kaçınılmaz sonuçlarıdır. Aynı durum, Amerikan kamuoyunda ve karar alıcılar arasında İsrail’e yönelik tutumlarda yaşanan köklü değişimde de görülmektedir. Bu derin yön değişikliği, süper gücün bir zamanlar son derece ayrıcalıklı müttefiki olan İsrail’e yönelik politikasında giderek daha belirgin hâle gelmektedir.
İsrail onlarca yıl sonra ilk kez beklenmedik derecede tehlikeli bir jeopolitik ortamla karşı karşıyadır. Üstelik bunu, Gazze’de işlediği soykırım ile Batı Şeria ve Lübnan’da sürdürdüğü etnik temizlik nedeniyle ciddi biçimde zayıflamış ve yalnızlaşmış bir konumda yaşamaktadır. Belki de en büyük yanılgısı, yalnızca askerî gücüne güvenerek bütün bir bölgesel düzeni çökertip onu kendisine boyun eğmiş ya da parçalanmış bir coğrafyaya dönüştürebileceğine inanmasıydı. Belki de Washington’ın daha büyük yanılgısı, müttefikinin şimdiye kadarki en çılgın planına ortak olması; mutlak bir yıkımın ardından kendisine itaat eden bir Orta Doğu inşa edebileceğini düşünmesiydi. Netanyahu, 2024 yılında dünyaya şu sözlerle seslenmişti:
“Bir yıl önce çok basit bir şey söylemiştim: Orta Doğu’nun çehresini değiştireceğiz demiştim ve gerçekten de bunu yapıyoruz. Suriye artık eski Suriye değil. Lübnan artık eski Lübnan değil. Gazze artık eski Gazze değil. Ve bu eksenin başı olan İran da artık eski İran değil.”
Başbakan, tahminlerinde hem fazla mütevazı kaldı hem de son derece yanıldı. Aslında bölgede tek bir ülke bile eskisi gibi değil. Hiçbiri! Ancak onun hayal ettiği Orta Doğu, şimdi, bugüne kadarki en ölümcül ve en riskli kumarına giriştiği zamana kıyasla ölçülemeyecek kadar daha uzak bir ihtimal hâline gelmiştir.
Sonu gelmeyen kibriyle tanınan Netanyahu’nun, 2026 yılında İran’a karşı başlattığı yıldırım harekâtının, Hizbullah’a yönelik saldırılarının Lübnan’da doğurduğu sonuçları vereceğini düşünmesi anlaşılabilir bir durumdur. Ancak bunun yerine, İslam Devrimi’nin ilk kuşak liderlerinin son derece etkili biçimde tasfiye edilmesi, baş döndürücü bir hızla yeni bir lider kuşağının yükselişini hızlandırdı. Bu yeni kadro; daha sofistike, daha sert, daha cesur ve daha acımasız olmakla birlikte, devrimci heyecandan ziyade devlet yönetiminin pratik meseleleriyle ilgilenen bir anlayışa sahiptir. Hamaney’in yaşlanmış, katı ve sürekli savunmada kalan teokratik yönetimi sonunda geleceği yeni kuşağa bırakmaktadır. Vali Nasr ile Narges Bajoghli, Foreign Affairs dergisinde yayımlanan temel nitelikteki “İran’ın Yeni Büyük Stratejisi” başlıklı makalelerinde şöyle yazmaktadır:
“Ülke içinde de dışında da ne devrimci büyüklük iddialarını benimsemekte ne de devrimci aktivizmi savunmaktadır. Yeni liderler, sistemin içinden gelen aktörlerdir: İran’ın imkân ve zaaflarını gerçekçi biçimde değerlendiren, pragmatik ve sertleşmiş milliyetçilerdir.”
Yakında bu seçkin kadronun önceliklerinin, dirençli ve büyük fedakârlıklar göstermiş İran halkı için ne anlama geldiğini göreceğiz. İslam Cumhuriyeti zaten uzun zamandır bu zorlu ve dikenli yolda ilerliyordu. Görünen o ki, sonunda bu noktaya ulaşmıştır. Üstelik ironik bir şekilde, bunda Yahudi devleti ile Amerika Birleşik Devletleri’nin, tekrar eden sarsıntılarımızın adeta ebesi gibi rol oynamasına büyük ölçüde borçludur.
Jeostratejik eğilimlerin etkisini hiçbir zaman kaybetmediği açık bir sahne olan Lübnan’da ise İran şimdiden elindeki güçlü kozları ortaya koymaktadır. Savaş sırasında iki ülkeyi tek bir cephe hâline getirmişti. Bugün ise müzakerelerde de iki ülkeyi tek bir cephe olarak hareket ettirmektedir. Kaderini belirleyebilecek görüşmelerde Hizbullah’ın destekçisi tarafından temsil edilmesi, Lübnan hükümetinin kendisini küçümsenmiş hissetmesini haklı çıkarmaktadır. Buradaki sorun yalnızca ülkenin küçüklüğü değildir; daha da önemlisi, devleti yöneten sınıfın küçüklüğüdür ki, devletin zayıflığını da zaten bu açıklamaktadır. Akla gelen tek teselli ise, dikkat çekici biçimde İsrail’in de bugün Lübnan’la birlikte kenarda kalmış olmasıdır.
Bununla birlikte, İran’ın çözüm sürecine Lübnan dosyasının da dâhil edilmesi konusundaki ısrarı, kendi kırılganlıklarına da işaret etmektedir. Tahran’ın bu dosyaya gösterdiği ilgi, yalnızca gücünün değil, aynı zamanda sahip olduğu sınırlamaların da bir göstergesidir. Lübnan’daki Şii toplumu son üç yıl içinde sahip olduğu neredeyse her şeyi feda etmek zorunda kalmıştır. Güney Lübnan’da ve Beyrut’un güney banliyöleri olan Dahiye’de kasabalar, köyler, evler, geçim kaynakları ve aileler geniş bölgelerde tamamen yok olmuştur. Toplum içindeki hoşnutsuzluk açıkça hissedilmekte, acı ise her yere yayılmış durumdadır. Bu insanlar artık başkalarının çıkarları uğruna acı çekmeye zorlanmayacaktır. Hizbullah ile İran, bu savaşın bir dönüm noktası olduğunun fazlasıyla farkındadır. Uzun yıllar boyunca acımasız bir düşmana komşu olmanın bedelini ağır şekilde ödeyen bu toplumsal taban artık tükenmiştir ve sınırına ulaşmıştır.
Toplu yıkım, etnik temizlik ve doğal gaz ile su kaynakları bakımından zengin bölgelerin işgali, İsrail’in stratejisinin temelini oluşturmaktadır. İran’ın önündeki temel meydan okuma ise, İsrail’in savaş ganimetlerini elde etmesini ve Lübnan üzerinde tam bir hareket serbestisine kavuşmasını engellemektir. İsrail’in en asgari hedefi bile Levant bölgesindeki üstünlüğünü korumaktır. Bu nedenle önümüzdeki birkaç ay, son on yılın aralıksız süren çalkantıları içinde en tehlikeli dönem olacaktır.
Bize son kez yeni bir Orta Doğu vaat edilmesinin üzerinden neredeyse yirmi yıl geçti. Temmuz 2006’da, İsrail ile Hizbullah arasındaki savaş ikinci haftasına girerken, dönemin Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice, “Burada gördüklerimiz yeni bir Orta Doğu’nun doğum sancılarıdır.” demişti. Ona göre, Amerika’nın erdem ekseni ile İran’ın “şer ekseni” arasında, Doğu Akdeniz ile Basra Körfezi arasındaki coğrafyada büyük bir mücadele yaşanıyordu. Bu mücadelenin başlıca cepheleri Lübnan, Filistin ve Irak’tı. Kazanan taraf ise bölgenin ruhuna sahip olacaktı.
Lübnan’da Hizbullah’ın rakipleri, muhtemelen Rice’ın bu özgüveninden etkilenerek, örgütün çöküş ihtimali karşısında adeta kendilerinden geçmişti. O çevrelerde hâkim olan ruh hâli; sevinç, coşkulu bir beklenti ve intikam duygusunun karışımıydı. Nihayet kurtuluş geliyordu; hem de İsrail’in eliyle. Yakındaki ya da uzaktaki yabancı “kurtarıcılar” aracılığıyla kurtuluş arayışı, Lübnan’ın eski reflekslerinden biriydi. Modern tarihimiz boyunca hiçbir güç — mezhep temelli olsun ya da olmasın — bu eğilimden tamamen uzak kalmamıştır. Hiçbiri!
Ağustos ayının ortalarına gelindiğinde ise, Dahiye’nin enkazı gibi bütün hayaller de yıkıntıya dönüşmüştü. Bunların en büyüğü, Rice’ın inşa ettiği hayaldi. Hizbullah, büyük çaplı hava saldırılarına dayanmış ve İsrail ordusunu geri püskürtmüştü. Bugün ise doğum sancılarını yaşayanlar nihayet Rice ile Netanyahu’dur. Büyük bir felaketin enkazı arasından güçlükle seçilebilen yeni Orta Doğu, onların büyük bir arzuyla görmek istediği Orta Doğu değildir.
Aynı şekilde, İslam Cumhuriyeti’nin yenileceği ve kurtuluşun Yahudi devletinin eliyle geleceği beklentisi üzerine inşa edilen Lübnan’daki kumdan kaleler de yıkılıp gitmiştir. Sürekli hayal kırıklığıyla sonuçlanan bu yanılsamalardan çıkarılacak pek çok ders vardır. Ne var ki tarih, bizim yöneticilerimizin hiçbir zaman en güçlü olduğu alan olmamıştır.



