Fotoğraf: 22 Temmuz 2025 tarihinde İsrail’in Gazze’nin Han Yunus kentine düzenlediği saldırının ardından yerleşim bölgelerinden dumanlar yükseliyor. (Abdallah F.s. Alattar / Anadolu via Getty Images)

 

Filistin Toprakları – İsrail, Gazze üzerinde sistematik bir coğrafi kuşatma modelini meşrulaştırmakta ve uygulamaktadır. Bu durum, kapsamlı bir ablukanın ötesine geçerek Filistinlilerin zorla dar bir alan içinde tutulmasını içermektedir. Böylece Filistinliler, 1995 yılında soykırımın yaşandığı Srebrenitsa’nın düşüşünden önceki kuşatma koşullarından bile daha ağır ve daha kalabalık şartlar altında, harap edilmiş küçük bir alana hapsedilmektedir.

Srebrenitsa Soykırımı, sivillerin kuşatma altına alınmasının ve yaşam için gerekli koruma ile temel ihtiyaçlardan mahrum bırakılmasının ölümcül sonuçlarına ilişkin açık bir tarihî uyarı niteliğindedir. Özellikle bu uygulamalar, Gazze’de görüldüğü gibi devam eden bir soykırımın temel unsurlarından biri olan sistematik bir politikanın parçası olduğunda, sonuçları çok daha yıkıcı olmaktadır.

1995 yılında Srebrenitsa’nın düşmesinden hemen önce yaklaşık 40 bin kişi, yaklaşık 150 km² büyüklüğündeki bir alanda kuşatma altındaydı. Buna karşılık bugün Gazze’de yaklaşık 2,1 milyon kişinin büyük çoğunluğunun yaşayabildiği alan yalnızca 128 km² civarına kadar daralmıştır.

İsrail, Gazze Şeridi’nin yaklaşık yüzde 65’i üzerinde fiilî kontrolünü artırarak ve bu alanlarda ağır kısıtlamalar uygulayarak bölgenin demografik ve askerî yapısını değiştirmektedir.

Coğrafi ve demografik açıdan Gazze, bugün Srebrenitsa’dan yaklaşık yüzde 15 daha küçük bir alana sıkışmış durumdadır. Buna karşılık nüfusu 50 kattan fazla, nüfus yoğunluğu ise yaklaşık 60 kat daha fazladır. Üstelik bu durum, enkaz, atık yığınları ve temel yaşam koşullarından ciddi biçimde yoksun bırakılmış bir ortamda yaşanmaktadır.

İsrail, Gazze Şeridi’nin yaklaşık yüzde 65’i üzerinde fiilî kontrolünü genişleterek ve ağır kısıtlamalar getirerek bölgenin demografik ve askerî yapısını değiştirmektedir. Bu uygulamalar, iki milyondan fazla insanı temel yaşam kaynaklarından mahrum bırakmakta, kendi topraklarına ve evlerine dönmelerini engellemekte ve Gazze’nin geniş bölümlerini İsrail ordusunun kontrolü altında yasak bölgelere dönüştürmektedir. Bu tedbirler fiilen hukuka aykırı ilhak ve toprak gasbı anlamına gelmektedir.

İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’nun Gazze’nin yüzde 70’i üzerinde askerî kontrolü genişletme yönündeki açıklaması, yerleşimci sömürgeciliği daha da ilerletmeyi ve bölgenin yerli Filistinli nüfusunu sürgün etmeyi hedeflediğini göstermektedir. Bu planın uygulanması hâlinde Gazze sakinlerinin kullanımına yalnızca yaklaşık 109 km² alan kalacaktır. Böyle bir durumda kişi başına düşen yaşam alanı yaklaşık 52 metrekareye inecek, nüfus yoğunluğu ise kilometrekare başına yaklaşık 19.300 kişiye ulaşacaktır. Bu da 1995 yılındaki Srebrenitsa’nın nüfus yoğunluğunun yaklaşık 72 katı anlamına gelmektedir.

Nüfus yoğunluğuna ilişkin sayısal veriler her ne kadar endişe verici olsa da, Gazze Şeridi sakinlerinin karşı karşıya bulunduğu boğucu aşırı kalabalık koşullarını tam anlamıyla yansıtmamaktadır. Çünkü geriye kalan alanın büyük bölümü sistematik yıkım yoluyla kasıtlı olarak yaşanamaz hâle getirilmiştir. Bu alanlar evlerden ve sivil yapılardan geriye kalan büyük enkaz yığınlarıyla kaplıdır. Yıkılmış altyapı ve kapanmış yollar, insanların hareket etmesini, temel hizmetlere erişmesini ve insani yardım faaliyetlerini ciddi şekilde engellemektedir. Buna ek olarak atık yığınları, savaş kalıntıları, su kaynaklarının kirlenmesi, kanalizasyon sistemlerinin çökmesi ve barınak ya da güvenli yer değiştirme alanlarından yoksun açık araziler, mevcut durumu daha da ağırlaştırmaktadır.

Şiddetli aşırı kalabalığa ek olarak, bölge sakinlerinin büyük çoğunluğu ya yazın sıcağından, kışın soğuğundan ve yağmurdan hiçbir koruma sağlamayan yıpranmış çadırlarda ya da her an çökme riski taşıyan ağır hasarlı evlerde yaşamaktadır. Bu yapılar, devam eden İsrail bombardımanları veya rüzgâr ve yağmur gibi doğal etkenler nedeniyle sürekli tehlike altındadır.

Bu durum, yüz binlerce aile için binaların üzerlerine çökmesi, aşırı kalabalık çadır kamplarında yangın çıkması ve yetersiz hijyen, havalandırma eksikliği ile temiz suya erişimin bulunmaması nedeniyle hastalıkların yayılması gibi çok sayıda risk oluşturmaktadır. Ayrıca bu koşullar, özellikle kadınlar, çocuklar ve yaşlılar açısından mahremiyet ve güvenliği ortadan kaldırmakta; bölge sakinlerinin bu aşırı kalabalıktan kurtulabilecekleri güvenli barınma seçeneklerinin bulunmaması nedeniyle durum daha da ağırlaşmaktadır.

Gazze Şeridi sakinleri, Filistin halkını kısmen veya tamamen ortadan kaldırmayı amaçlayan koşullara kasıtlı olarak maruz bırakılmaktadır. Bu uygulamalar arasında sürgün veya zorla nakil gibi tedbirler de yer almakta; söz konusu yerinden etme politikaları ise uluslararası alanda “hareket özgürlüğü” veya “gönüllü göç” gibi yanıltıcı kavramlarla meşrulaştırılmaya ve teşvik edilmeye çalışılmaktadır.

Devam eden öldürmeler, askerî operasyonlar, kuşatma ve yeterli gıdaya erişimin engellenmesi, sivil yaşamı sistematik biçimde tahrip eden uygulamaların örnekleridir. Bunlara sivil altyapının yaygın biçimde yok edilmesi, insanların evlerine dönüşlerinin fiilen engellenmesi, geniş arazi parçalarının askerî olarak ele geçirilmesi, sağlık, tıp ve eğitim hizmetlerine erişimin kısıtlanması, yeniden inşanın engellenmesi ve insanların temel yaşam ihtiyaçlarından yoksun bölgelere zorlanması da eklenmektedir. Bu uygulamaların tamamı birlikte değerlendirildiğinde, insanların yapacağı her tercih, İsrail makamlarının uyguladığı fiziksel ve psikolojik baskının bir sonucu hâline gelmektedir. Bu nedenle mevcut koşullar altında Gazze Şeridi’nden ayrılan kişilerin bunu gönüllü olarak yaptığı söylenemez; bu durum uluslararası hukuk tarafından yasaklanan zorla yerinden etme kapsamına girmektedir.

Nüfusun zorla nakledilmesine yönelik girişimler, İsrail’in onlarca yıldır sürdürdüğü yerleşimci-sömürgeci yaklaşımın doğrudan devamıdır. Bu yaklaşım, Filistin tarihini, yaşam alanını ve demografik yapısını ortadan kaldırmayı, bununla birlikte topraklara sistematik biçimde el koymayı hedefleyen politikalara dayanmaktadır. Mevcut aşama ise hızının ve kapsamının büyüklüğüyle öne çıkmaktadır. Hâlen devam eden soykırıma maruz kalan iki milyondan fazla insanı hedef almakta; bu insanlar yaklaşık üç yıldır hukuki korumadan ve hayatta kalmaları için gerekli temel imkânlardan mahrum bırakılmaktadır.

Bu sistematik zorlayıcı uygulamalar ve beraberinde gelen insanlıktan çıkarma politikaları, bölge sakinlerini bilinçli olarak şu iki seçenekten birini tercih etmeye zorlamaktadır: Ya fiziksel olarak yok edilmeyi göze almak ya da vatanlarını terk etmeye mecbur bırakılmak. Bu bir gönüllü tercih değil, hayatta kalabilmek için dayatılan zorunlu bir koşuldur. Bu nedenle Gazze Şeridi’nde yaşananlar, modern hukuk tarihinde kitlesel sürgün ve zorla yerinden etmenin açık biçimde belgelenmiş örneklerinden biridir.

Uluslararası toplum ve bütün devletler, Gazze’nin nüfustan arındırılmasına veya bölge sakinlerinin “gönüllü göç” ya da “hareket özgürlüğü” gibi yanıltıcı ifadeler kullanılarak ayrılmaya zorlanmasına yönelik her türlü plana açık ve kesin biçimde karşı çıkmalıdır. Güvenli seçeneklerin bulunmadığı ve insanların sürekli fiziksel ve psikolojik baskı altında tutulduğu koşullarda gerçekleşen nüfus hareketleri gerçek anlamda gönüllü değildir; bunlar zorla yerinden etme suçudur. Bu fiiller, Dördüncü Cenevre Sözleşmesi ile Uluslararası Ceza Mahkemesi Roma Statüsü uyarınca yasaklanmıştır. Bu eylemlerin devam eden bir soykırım sırasında işlenmesi ise bütün devletlere soykırımı önleme ve durdurma, ortaya çıkan hukuka aykırı durumu tanımama, bunun sürdürülmesine yardım veya destek sağlamama ve suçun sona erdirilmesi ile sorumluların hesap vermesini sağlamak için birlikte hareket etme yükümlülüğü yüklemektedir.

Bütün devletler, yalnızca kınama açıklamaları yapmak veya genel çağrılarda bulunmak yerine İsrail’e karşı derhâl etkili ve cezalandırıcı tedbirler uygulamalıdır. Bunlar arasında diplomatik, ekonomik ve askerî yaptırımların uygulanması; devam eden suçları kolaylaştıran veya bunlara siyasi koruma sağlayan bütün anlaşmaların, ayrıcalıkların ve iş birliği mekanizmalarının askıya alınması; silah, mühimmat, askerî teçhizat ile askerî ve güvenlik teknolojilerinin tedariki, transferi, satın alınması ve ithalatına yönelik kapsamlı bir ambargo uygulanması; olaya karışan İsrailli yetkililerin mal varlıklarının dondurulması ve kendilerine seyahat yasağı getirilmesi yer almaktadır. Soykırım ve zorla yerinden etme suçlarını işleyen bir devletle normal ilişkileri sürdürmek veya ona silah, siyasi ya da ekonomik destek sağlamak, devam eden hukuka aykırı duruma katkı sunmak olarak değerlendirilebilir. Bu durum aynı zamanda devletlerin suçu önleme, durdurma ve suçun işlenmesine yardım etmeme yönündeki uluslararası yükümlülüklerini de ihlal edebilir.

Uluslararası toplum, İsrail’in Filistinliler üzerindeki, Gazze Şeridi de dâhil olmak üzere, hukuka aykırı kontrol, alıkoyma ve apartheid sistemini ortadan kaldırmak için hızlı ve kararlı adımlar atmalıdır. Bu kapsamda İsrail’in askerî varlığı derhâl sona erdirilmeli; Gazze’nin yüzölçümünü fiilen daraltan ve insanların bölgelere erişimini engelleyen bariyerler, tampon bölgeler ve yasak alanlar kaldırılmalı; ayrıca yerinden edilmiş kişilerin kendi evlerine derhâl ve hiçbir koşul öne sürülmeden geri dönüşü sağlanmalıdır. Bu adımlar, fiilî ilhakın, yerleşimci sömürgeciliğin ve Filistinlilerin zorla yerinden edilmesinin önlenmesi açısından hayati önem taşımaktadır.

Euro-Med İnsan Hakları Gözlemevi, Gazze üzerindeki hukuka aykırı ablukanın derhâl kaldırılması ve güvenli, sürdürülebilir insani yardım erişiminin sağlanması için acil uluslararası müdahale çağrısında bulunmaktadır. Bu kapsamda, Birleşmiş Milletler gözetiminde insani yardım koridorları açılarak gıda, ilaç, yakıt, tıbbi malzeme ve barınma malzemelerinin keyfî kısıtlamalar olmaksızın serbest şekilde bölgeye ulaştırılması gerekmektedir. Ayrıca bağımsız uluslararası gözlemcilerin görevlendirilmesi, yükümlülüklere uyulup uyulmadığını doğrulamak ve yardım ile temel hizmetlerin bir soykırım aracı olarak kullanılmasını önlemek açısından büyük önem taşımaktadır.

Bunun yanında bağışçı ülkeler, devletler ve uluslararası kuruluşlar yalnızca geçici insani yardımlarla felaketin sonuçlarını yönetmekle yetinmemelidir. Bölge sakinlerine güvenli ve insan onuruna yakışır barınma imkânları sağlamak amacıyla derhâl harekete geçmeli; barınma malzemeleri ile temel ihtiyaçların hiçbir kısıtlama olmadan bölgeye girişine izin verilmeli ve sağlık tesisleri, su ve kanalizasyon şebekeleri ile kritik altyapı acilen onarılmalıdır. Abluka kaldırılmadan, İsrail’in inşaat malzemeleri ve ekipmanlarının girişine yönelik kısıtlamaları sona erdirilmeden, insanların kendi bölgelerine dönmesi sağlanmadan ve sivil yapıların yıkımı durdurulmadan gerçek anlamda bir yeniden inşa süreci mümkün değildir.

Yeniden inşa çalışmaları, hesap verebilirliğin yerini almamalı veya İsrail’in işlediği suçların sonuçlarını normalleştirmeye hizmet etmemelidir. Aksine, İsrail’in meydana gelen büyük çaplı yıkımdan dolayı hukuki sorumluluğu üstlenmesini sağlamalı ve mağdurların tazminat, zararlarının giderilmesi ve kendi topraklarında güvenli yaşam koşullarının yeniden tesis edilmesi haklarını güvence altına almalıdır.

Evrensel yargı yetkisine sahip mahkemeleri bulunan devletler, devam eden soykırıma karışan İsrailli siyasi ve askerî liderler hakkında tutuklama kararı çıkarmalı ve ağır uluslararası suçların kovuşturulması ile cezasızlığın önlenmesine ilişkin uluslararası hukuki yükümlülüklerini yerine getirmek amacıyla yargı süreçlerini başlatmalıdır. Ayrıca kendi vatandaşlarından Filistinlilere karşı ihlallerde bulunduğu tespit edilen kişileri de ulusal ve uluslararası hukuktan doğan yükümlülükleri doğrultusunda ve kendi ülkesel veya kişisel yargı yetkileri kapsamında hesap vermeye zorlamalıdır.

İlgili Birleşmiş Milletler kuruluşları, Gazze Şeridi’nde gerçekten yaşanabilir ve insanların kullanımına uygun alanları belirlemek amacıyla acilen bağımsız bir değerlendirme gerçekleştirmelidir. Böyle bir çalışma, İsrail’in yalnızca harita üzerinde kalan coğrafi bölgeleri yaşanabilir alanlar olarak göstermeye yönelik yanıltıcı iddialarını ortaya çıkaracaktır. Euro-Med İnsan Hakları Gözlemevi, bölge sakinlerinin teorik olarak erişebildiği coğrafi alanlarla, gerçekten yaşamaya veya güvenli yer değiştirme merkezleri olarak kullanılmaya uygun bölgeler arasında hukuken ve fiilen açık bir ayrım yapılmasının önemini vurgulamaktadır. Bu güvenli alanların enkazdan, çevresel ve sağlık risklerinden, patlamamış mühimmatlardan ve savaş kalıntılarından tamamen arındırılmış olması gerekmektedir.

 Kaynak: Euromedmonitor