Güneydoğu Gazze’deki evinde yaşayan Ammûne Ahmed Ebu İrcîle, günlerine sabah namazının ardından tarlalarını kontrol ederek başlardı.

Ailesi zorla yerinden edilmeden önce Ebu İrcîle, babasından miras kalan, İsrail sınırına yakın küçük bir tarım kasabası olan Huzâa’daki dört dönümlük (yaklaşık 4.000 metrekare ya da yaklaşık bir dönüm İngiliz ölçüsüyle bir acre) arazide çiftçilik yapıyordu.

Bir Bakışta: İsrail’in Gazze’nin Doğusundaki Yıkımı

  • Aylar süren uydu görüntüsü analizleri, İsrail’in, bir zamanlar Filistin topluluklarının yaşadığı yerlerde tamamen boş bir alan oluşturduğunu ve ardından kontrolü altındaki Gazze’nin doğu bölgelerinde uzun vadeli varlığını sürdürmek amacıyla altyapı inşa ettiğini ortaya koyuyor.

  • Bütün kasabalar yerle bir edildi. İsrail ayrıca son dönemde, doğrudan kontrolü altında bulunan ve Gazze’nin %65’ini oluşturan bölgelerde kilometrelerce genişliğindeki tarım arazilerini ateşe vermeye başladı.

  • İsrail, evlerin, okulların, hastanelerin, mezarlıkların ve tarım arazilerinin bulunduğu, tamamen temizlenmiş alanlarda askerî üsler ve yollar da dâhil olmak üzere çeşitli altyapılar inşa ediyor.

  • Bu durum, Gazze’nin doğusu için öne çıkan iki farklı senaryoyla örtüşebilir: ABD destekli Barış Kurulu (Board of Peace) aracılığıyla yeniden imara hazırlık yapılması ya da bölgenin süresiz İsrail kontrolü altında bırakılacak bir harabeye dönüştürülmesi.

  • Üst düzey İsrailli siyasetçilerin söylemleri, ABD’nin ateşkes yol haritasında ilerleme sağlanamaması ve yeniden imar görüşmelerine aşina yardım çalışanlarının aktardıkları dikkate alındığında, ikinci senaryonun daha olası olduğu değerlendiriliyor.

  • Her iki senaryoda da yıkılan yerleşimlerde ev ve arazi sahibi olan Filistinlilerin mülkiyet hakları tamamen göz ardı ediliyor.

  • Hukuk uzmanlarına göre bu yıkım süreci, uluslararası hukukun çok sayıda ihlalini içeriyor ve savaş suçları, insanlığa karşı suçlar ile soykırımın delilleri arasında yer alıyor.

“Ebu İrcîle, “Güneş doğduktan sonra uyumanın ne demek olduğunu bile bilmezdim,” dedi. 73 yaşındaki Ebu İrcîle, Huzâa’da büyüdü ve altı çocuğunu burada yetiştirdi. Çocuklarından bazıları da çiftçi oldu; çevrede arazi kiralayarak ürün yetiştirdiler ve bunları yerel pazarlarda sattılar.

Bütün bu yaşamın geçtiği evler ve o coğrafya artık tamamen ortadan kaldırıldı.

ABD’nin arabuluculuğunda Ekim 2025’te İsrail ile Hamas arasında varılan ateşkes anlaşmasından bu yana İsrail güçleri, doğrudan kontrolü altında bulunan Gazze bölgelerinde sistematik bir yok etme kampanyasını hızlandırdı. Ateşkes anlaşmasının imzalandığı sırada Gazze’nin yaklaşık %54’ünü kontrol eden İsrail, bu oranı bugün yaklaşık %65’e çıkarmış durumda. Neredeyse tamamen nüfustan arındırılmış bu bölgede İsrail, geriye kalan yapıları yıkıyor, tarım arazilerini ateşe veriyor ve bir zamanlar yemyeşil olan tarım kasabalarını ve yerleşimlerini buldozerlerle tamamen ortadan kaldırıyor.

The New Humanitarian, Gazze’nin doğusunda en fazla etkilenen bölgelere odaklanarak, İsrail’in arazi temizleme faaliyetlerini ve sonrasında yürüttüğü inşaat çalışmalarını belgelemek amacıyla altı aydan uzun süre boyunca uydu görüntülerini takip edip analiz etti. Kuruluş ayrıca yok edilen yerleşimlerde yaşamış Filistinlilerle de görüştü.

Ortaya çıkan faaliyet modeli, İsrail’in kontrol ettiği Gazze’nin doğu bölgelerinde tamamen yeni bir başlangıç zemini oluşturduğunu ve bu alanlarda uzun vadeli bir varlık sürdürebilmek için altyapı kurduğunu gösteriyor. Üst düzey yardım görevlileri bunun ilhak için hazırlanan altyapının temelleri olabileceğini ifade ediyor.

İsrail’in siyasi liderliğinin söylemleri de bu yönde işaretler taşıyor. Başbakan Binyamin Netanyahu, orduya Gazze’nin %70’ini kontrol altına alacak şekilde faaliyetlerini genişletme talimatı verdi. Savunma Bakanı ise İsrail askerlerinin bölgede süresiz olarak kalacağını açıkladı. Hükûmetteki diğer bakanlar da burada yeniden İsrail yerleşimleri kurulmasını savunuyor.

Bu süreçte, Ebu İrcîle gibi o topraklarda yaşayan ve mülkiyet hakkına sahip Filistinlilerin mülkiyet hakları göz ardı ediliyor ve gasbediliyor.

ABD’deki Rutgers Üniversitesi’nde uluslararası hukuk uzmanı olan Adil Haque’a göre, bu ölçekte bir yıkım modern savaşlarda olağan dışıdır; özellikle de çatışmaların durduğu varsayılan bir ateşkes döneminde. Haque, “Buna benzer başka bir örnek aklıma gelmiyor.” dedi.

Uluslararası hukuka göre sivillere ait konutların bu şekilde yıkılması hukuka aykırıdır. Uluslararası hukuk, mülkiyetin yalnızca askerî açıdan zorunlu olduğu kanıtlanabildiği durumlarda ve ancak elde edilecek askerî avantajla orantılı ölçüde tahrip edilmesine izin vermektedir. Adil Haque’a göre burada açıkça böyle bir durum söz konusu değildir.

The New Humanitarian‘ın görüştüğü çeşitli hukuk uzmanlarına göre bu yıkım, İsrail’i çok sayıda olası savaş suçu ve insanlığa karşı suçla ilişkilendirmektedir. İsrail merkezli, Filistinliler tarafından yönetilen hukuk hakları kuruluşu Adalah‘ta görev yapan avukat Muna Haddad’a göre ise bu yıkım aynı zamanda İsrail’in Gazze’de soykırım işlediği yönündeki hukuki değerlendirmeyi destekleyen delillerden biridir.

Haddad, Birleşmiş Milletler Soykırım Sözleşmesi’nde yer alan tanımı hatırlatarak şunları söyledi:

“Bu, soykırımın bir parçasıdır; fiziksel yıkımı gerçekleştirmeye elverişli yaşam koşullarını kasıtlı olarak oluşturmanın bir parçasıdır.”

İsrail ordusu ve İsrail hükümeti, The New Humanitarian‘ın bu yıkımların hukuka uygunluğu, İsrail’in Gazze’nin geleceğine ilişkin planları ve bu araştırmanın diğer ayrıntıları hakkındaki yorum talebine yanıt vermedi.

İsrail ordusu daha önce yaptığı açıklamalarda, Gazze’deki geniş çaplı yıkımların İsrail’in güvenliği için gerekli olduğunu; bunun “7 Ekim katliamında görüldüğü gibi düşmanın saldırı amaçlı terör faaliyetleri gerçekleştirmesini veya İsrail yerleşimlerine ateş açmasını önlemek” amacı taşıdığını belirtmişti. Ordu ayrıca sivil altyapıyı hedef almadığını ve “tüm faaliyetlerin uluslararası hukuka uygun şekilde yürütüldüğünü” savunmuştu.

Ateşkes sürecinde Gazze’nin yönetimini denetlemek üzere Birleşmiş Milletler tarafından yetkilendirilen ve ABD tarafından desteklenen Board of Peace (Barış Kurulu) adına konuşan sözcü Brad Klapper, The New Humanitarian‘a yaptığı yazılı açıklamada kurulun “Gazze’de sivil mülkiyetin yok edilmesine, tarım arazilerinin zarar görmesine ve Filistinli ailelerin yerinden edilmesine ilişkin devam eden haberlerden derin endişe duyduğunu” belirtti. Klapper ayrıca, “Sivillerin, sivil altyapının ve mülkiyet haklarının korunması, güvenilir herhangi bir istikrar ve yeniden imar çabasının temel unsurudur.” ifadelerini kullandı.

Ancak yeniden imar sürecine ilişkin görüşmelere aşina yardım çalışanları, ABD’li yetkilileri Gazze halkının haklarını dikkate almaya ikna etmeye yönelik çabaların son derece hayal kırıklığı yarattığını söylüyor. Aynı zamanda, masada bulunan ABD öncülüğündeki yeniden imar planlarının uygulanabilir olmaktan çok uzak olduğunu ve kendi değerlendirmelerine göre Gazze’nin kendi çıkarlarına uygun olan bölgeler dışında harabe olarak kalmasını tercih eden İsrailli yetkililer tarafından da engellendiğini ifade ediyorlar.

Evleri ve arazileri yıkılan Filistinliler ise bu görüşmelerin tamamen dışında bırakıldıklarını söylüyor.

Gazze merkezli Al Mezan İnsan Hakları Merkezi Genel Müdür Yardımcısı Samir Zekût şunları söyledi:

“Bana sormadan, bana herhangi bir tazminat vermeden ya da başka bir yer veya başka bir arazi tahsis etmeden toprağımı alıp istediğinizi yapamazsınız. Bu hem uluslararası hukuka hem de Filistin yerel hukukuna aykırıdır.”

Zekût sözlerini şöyle sürdürdü:

“Hiç kimse bununla ilgilenmiyor. Ne düşündüklerini de bilmiyorum. Çünkü gelecekte toprak söz konusu olduğunda hiç kimse bunu kabullenmeyecektir. İnsanlar kendi haklarını ve kendilerini savunmak için mutlaka bir şeyler yapmaya çalışacaktır. Bunun anlamı ise burayı sonsuza kadar bir şiddet döngüsünün içine sürüklemektir.”

Üst: Ammouna Ahmad Ebu İrceyle, şu anda yaşadığı yerinden edilme çadırının yakınında oluşturduğu küçük bahçede. Alt: Ebu İrceyle, artık tamamen yok edilmiş olan Huzaa’daki çiftliğinde çalışırken çekilmiş bir fotoğrafını telefonunda gösteriyor.

Yeniden İnşa Serabı

Ekim 2025’e kadar geçen iki yıllık İsrail bombardımanı, Gazze genelinde daha önce benzeri görülmemiş bir yıkıma yol açmıştı. Cephe hattının gerisinde ise patlayıcılar ve ABD yapımı Caterpillar buldozerlerle donatılmış askerler ve yüklenici ekipler, Filistin yaşamının fiziksel izlerini silmek için aralıksız çalışıyor; güneyde Refah’tan kuzeyde Beyt Hanun’a kadar uzanan yerleşimleri haritadan siliyordu.

Ateşkes yürürlüğe girdiğinde, Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği ve Dünya Bankası’nın ortak değerlendirmesine göre yaklaşık 1,2 milyon kişi (Gazze nüfusunun %60’ı) evsiz kalmıştı. Konutların yaklaşık %77’si zarar görmüş, bunların yaklaşık %86’sı ise tamamen yıkılmıştı. Değerlendirmeye göre yalnızca konutlarda meydana gelen hasarın maliyeti yaklaşık 18 milyar dolar olarak hesaplandı.

O tarihten bu yana İsrail güçleri, Gazze’nin doğu kesimini sistematik biçimde dümdüz etmeye devam ederken, Şerit’in orta ve kuzey kesimlerindeki tarım arazilerinde kilometrelerce genişlikte yangınlar çıkarmayı da sürdürdü. Böylece Gazze’nin, insanların uzun vadede yaşayabilmesi açısından hayati öneme sahip tarımsal merkezini yakıp yıkarak yok etti. Temizlenen alanların birçoğunda ise İsrail askerî üsleri ve yolları inşa ediliyor.

İsrail, İsrail destekli milislerle bağlantılı az sayıdaki kişi dışında Filistinlilerin Gazze’nin bu bölgelerine erişimine izin vermiyor. Gazze’nin yaklaşık 2,1 milyonluk nüfusunun geri kalanı ise bölgenin batıdaki üçte birlik kısmına sıkıştırılmış durumda. İsrail güçleri, bölgeyi ikiye ayıran ve sarı hat olarak bilinen, sınırları yeterince belirgin olmayan çizginin yakınında bulunan Filistinlileri de düzenli olarak öldürüyor.

Uzun Vadeli İsrail Varlığının Tesis Edilmesi

Gazze’de uzun vadeli bir İsrail varlığının tesis edilmesi, ABD Başkanı Donald Trump’ın Gazze için hazırladığı 20 maddelik barış planında ortaya konulan yol haritasına aykırı olacaktır. Söz konusu plan, Ekim 2025 ateşkes anlaşmasının temelini oluşturmaktadır ve açıkça “İsrail Gazze’yi işgal etmeyecek veya ilhak etmeyecektir.” ifadesini içermekte; ayrıca Gazze’nin halkının yararına yeniden inşa edileceğini belirtmektedir.

Anlaşmanın imzalanmasının üzerinden yaklaşık dokuz ay geçmiş olmasına rağmen, anlaşmanın uygulanması ve yeniden inşa sürecinde ilerleme sağlanamamıştır. Gazze’de güvenliği denetlemesi öngörülen ABD destekli Uluslararası İstikrar Gücü (ISF) henüz faaliyete geçmemiştir. Barış Kurulu (Board of Peace) için taahhüt edilen 17 milyar dolarlık yeniden imar fonu sağlanmamıştır. Hamas, Gazze’de siyasi ve askerî bir güç olarak varlığını sürdürmektedir. İsrail ise kontrolü altındaki bölgeleri genişletmeye ve saldırılarını sürdürmeye devam etmiş; Ekim 2025’ten bu yana Gazze’de 265’ten fazlası çocuk olmak üzere 1.000’den fazla Filistinliyi öldürmüştür. Ateşkesin uygulanmasını denetlemekle görevli ABD öncülüğündeki Sivil-Askerî Koordinasyon Merkezi (CMCC) bünyesinde yeniden imar görüşmelerini yakından takip eden üst düzey bir yardım görevlisi şunları söyledi:

“Bu iskambil kulesi çökecek.”

The New Humanitarian ile görüşen ve İsrailli makamların kuruluşlarına misilleme yapmasından endişe ettikleri için isimlerinin açıklanmamasını isteyen bu kişi ve diğer kaynaklar şu değerlendirmede bulundu:

“Filistinlileri yoksulluk, ihtiyaç ve mutlak çaresizlik içinde bırakmak İsrail’in işine son derece geliyor.”

Yardım görevlilerine göre, uluslararası düzeyde ve CMCC bünyesinde yürütülen yeniden imar planlarına ilişkin tartışmaların büyük bölümü zaten gerçekçilikten uzakken, artık sahadaki gerçeklerden daha da kopmuş durumdadır. Aynı yardım görevlisi şöyle konuştu:

“İçi neredeyse tamamen boş olan bütün bu gösterişli sunumlar, tamamen yanlış varsayımlar… Bunların hiçbirinde ilerleme kaydedilmedi. Bunların hiçbirinin hayata geçeceğini sanmıyorum. Hiçbirinin. Bunların hepsi bir seraptan ibaret.”

Harabeler Bile Kalmadı

Ateşkes anlaşmasının uygulanması aksadıkça, İsrail’in sistematik yok etme kampanyası da hız kazandı. En ağır yıkımın yaşandığı bölgelerin başında ise Han Yunus vilayeti geldi. Han Yunus’a bağlı Huzaa kasabasında yaşayan Ammouna Ahmad Ebu İrceyle’nin topluluğu, İsrail’in doğrudan kontrolü altındaki bölgelerde görülen bu uygulamanın yalnızca bir örneğini oluşturuyor. Ekim 2023 öncesinde yaklaşık 13.500 kişinin yaşadığı kasaba, İsrail’in askerî harekâtının ilk dönemlerinde ağır hasar gördü; ardından Mayıs 2025’te tamamen yerle bir edildi. Uluslararası Af Örgütü, bu yıkımı soykırımın delilleri arasında değerlendirmektedir.

Uydu görüntüleri, İsrail buldozerlerinin 2026 yılında yeniden bölgeye döndüğünü gösteriyor. Buldozerler ilk olarak Mart ayında Huzaa’nın içinden yaklaşık 300 metre genişliğinde ve yaklaşık üç kilometre uzunluğunda bir koridor açtı. Ardından Mayıs ayında yeniden gelerek enkazı tamamen düzledi ve yıkılan kasabanın üzerine yeni yollar inşa etti.

Huzaa’nın kuzeybatısında bulunan Beni Süheyla’da ise savaş öncesinde yaklaşık 50.000 kişi yaşıyordu. Güncel uydu görüntüleri ile Birleşmiş Milletler’in uydu izleme verilerinin analizine göre, molozlarla çevrili küçük bir meyve bahçesinin kalıntıları ve neredeyse tamamı ağır hasarlı yaklaşık 80 kısmen ayakta kalan bina dışında yerleşim tamamen yerle bir edilmiş durumda.

Yıkım kampanyası, kasabadan çevreye doğru aşamalı olarak yayıldı ve son aylarda daha da hız kazandı. Askerler, Şubat ayı ile Mayıs ayı sonu arasında komşu tarım yerleşimleri olan Abasan el-Kebira ve Abasan el-Cedide’de geriye kalan yapıların yaklaşık üçte birini tamamen yıktı.

Ekim 2025’teki ateşkesten önce zaten ağır hasar görmüş olan her iki kasaba da artık neredeyse tamamen yok edilmiş durumda. Abasan el-Kebira’da binaların, tarlaların veya meyve bahçelerinin hâlâ tanınabilir durumda olduğu alanlar yalnızca yaklaşık %7’lik bir kısmı oluşturuyor.

Yaklaşık 11.000 kişinin yaşadığı Abasan el-Cedide’de ise geriye yalnızca tek bir binanın, bir ilkokulun kaldığı görülüyor. Kasabanın geri kalan kısmının tamamı yerle bir edilmiş durumda.

İsrail askerleri ayrıca Gazze’nin orta ve kuzey kesimlerinde sistematik olarak yangınlar çıkarmaya başladı. Uydu görüntülerine göre, Mayıs ayının başından bu yana çoğunluğu tarım arazisi olan yaklaşık 16 kilometrekarelik alan yakıldı.

Bu kapsamlı yıkım, insanların İsrail bir gün geri dönmelerine izin verse bile dönebilecekleri hiçbir şey bırakmadı; geride harabeler bile kalmadı.

Ebu İrceyle’nin ailesi Ekim 2023’te zorla yerinden edildikten sonra, birlikte yaşadıkları üç katlı ve altı daireli evlerine birkaç kez geri dönebildi. Her seferinde bina biraz daha zarar görmüş olsa da ayakta duruyordu.

Ekim 2025’teki ateşkesin ardından, Ebu İrceyle’nin çocuklarından bazıları evlerini son kez görmek için, hayatlarını tehlikeye atarak İsrail ordusunun kontrol bölgesini gösteren ve sürekli yeri değişen sarı hattı geçti. Büyük korku içinde, “hayalet şehir” olarak tanımladıkları yerleşimin içinden ilerlediler ve evlerinin tamamen yıkılmış olduğunu gördüler.

“Elde hiçbir şey kalmamıştı… Üst üste duran iki taş bile yoktu.” dedi Ebu İrceyle.

Aile, İsrail’in Gazze nüfusunun büyük bölümünü sürüklediği güney kıyısındaki el-Mevasi bölgesindeki çadırlarından doğu tarafında devam eden yeni yıkımların sesini düzenli olarak duyuyor.

Çadırında oturan Ebu İrceyle, tarlalarının üzerinden esen ot kokusunu hatırladı ve ekim düzenini anlattı: Portakal ve zeytin ağaçlarıyla çevrili geniş sebze tarlaları, kenarlarına serpiştirilmiş rengârenk çiçekler… Bunlar, nazarı başka yöne çekmek ve kötü şansı mahsullerinden uzak tutmak için uyguladığı eski bir yöntemdi. Eskiden misafirlerini kasalar dolusu domates hediye ederek uğurlardı.

“Dört dönümlük araziden bir çadıra… İnsan boğulacak gibi oluyor.” diyen Ebu İrceyle sözlerini şöyle sürdürdü: “Biz sadece toprağımızı istiyoruz… Üzerinde hiçbir şey olmasa bile, gidip orada oturabilmek istiyoruz.”

Topraktan ve Evlerden Çadırlara

İsrailli yetkililer kamuoyuna yaptıkları açıklamalarda, benzeri görülmemiş bu yıkımın ülkelerinin güvenliği için gerekli olduğunu savunuyor.

Ancak Gazze Tümeni Güney Tugayı Komutanı olarak yıkımların önemli bir bölümünü yöneten İsrailli subay Gil Werner, Makor Rishon gazetesine verdiği röportajda başka bir gerekçeye işaret etti: İsrailli yetkililerin, 7 Ekim 2023 saldırılarını gerçekleştiren bazı kişilerin çıktığını iddia ettiği Gazze’nin doğusundaki toplulukların topluca cezalandırılması.

“Artık ne Abasan var ne de Beni Süheyla. Nir Oz ve Nirim’e saldıranlar buralardan çıktı.” diyen Werner, Hamas savaşçılarının sivilleri katlettiği ve rehineler aldığı iki İsrail yerleşimine atıfta bulundu.

“[Huzaa] korkunç şeyler yapan insanların yaşadığı bütünüyle bir mahalleydi. Bu bölgenin tamamını ele geçirdik ve artık eskiden nasıl göründüğünü hayal etmek bile zor. Burada insan yok; hiçbir şey yok.” diye ekledi.

Toplu cezalandırma uluslararası hukuka göre bir savaş suçudur. The New Humanitarian ile görüşen iki hukuk uzmanı, Werner’in bu açıklamalarının olası bir davada delil olarak kullanılabileceğini belirtti. İsrail ordusu ise Werner’in açıklamalarına ilişkin yorum talebine yanıt vermedi.

58 yaşındaki Ahmed Ebu Nusayra, hayatını Beni Süheyla çevresinde ve Gazze’nin doğu sınırına yakın bölgelerde, babası ve dedesinden miras kalan toprakları ekip biçerek geçirdi. Werner’in yıkıldığını anlattığı yer tam da burasıydı.

Aile koyun ve tavuk yetiştiriyor; ıspanak, soğan, lahana, kabak, bamya ve hurma ağaçları ekiyordu.

“Her şeyi yetiştiriyorduk.” diye hatırlıyor Ebu Nusayra.

Zeytin hasadı zamanı bir buçuk ton zeytini sıkıma götürdüğünü anlatan Ebu Nusayra, “Yaşıyorduk… Gerçekten yaşıyorduk.” dedi.

Çiftliğin sağladığı istikrar sayesinde ailesini geçindirdi, para biriktirdi ve yedi çocuğunun büyüdüğü, okula gittiği ve kendi hayatlarını kurmaya başladıkları üç katlı bir ev inşa etti.

Aile Ekim 2023’te yerinden edildi. Bir ay sonra, ilk kısa süreli ateşkes sırasında Ebu Nusayra arazilerinden birini kontrol etmeye gitti. Her şey yok edilmişti; tarlalar kazılıp altüst edilmiş, alet ve ekipmanlar ortadan kaybolmuş, koyunlar ve tavuklar ölmüştü.

“Hiçbir şey bulamadım.” dedi.

Üst Ahmed Ebu Nusayra, şu anda yaşadığı yerinden edilme kampında. Alt: Ebu Nusayra, eskiden hayvan yetiştirdiği ve çeşitli ürünler ektiği, ancak artık tamamen yok edilmiş olan Beni Süheyla’daki tarım arazisinin fotoğrafını gösteriyor.

Ailenin Beni Süheyla’daki evi de daha sonra kasabanın geri kalanıyla birlikte yerle bir edildi. Ebu Nusayra evini bizzat göremediğini, ancak uydu görüntülerine baktığında yalnızca moloz yığınları gördüğünü anlattı. Evlerinden ilk ayrıldıklarında birkaç gün içinde geri döneceklerini düşündükleri için yanlarına hiçbir şey almamışlardı. Aile o günden bu yana bir çadırda yaşıyor.

8 Ağustos 2025’te Ebu Nusayra, oğullarından Muhammed’in yanında dururken İsrail’e ait bir insansız hava aracı yakındaki bölgeye bomba bıraktı. Saldırıda Muhammed ve çevresindeki dört kişi hayatını kaybetti.

“Yanı başıma düştü.” diyen Ebu Nusayra, insansız hava aracı bölgeden ayrılana kadar saatlerce hareketsiz yatarak ölü numarası yaptığını anlattı.

Muhammed, meslek hayatına yeni başlayan, gelecek vaat eden genç bir avukattı. Ebu Nusayra onu, sarı hattın yakınındaki Deyr el-Belah’ın güneyinde bulunan küçük bir kasaba olan el-Karara’da defnetti. El-Karara’nın ailelerinin kaldığı çadıra çok uzak olduğunu, bu nedenle mezarı sık sık ziyaret edemediklerini söyledi. Şimdilik kasabanın büyük bölümü hâlâ Filistin kontrolündeki tarafta yer aldığı için ulaşılabiliyor.

Ancak son haftalara ait uydu görüntüleri, İsrail’in yıkım faaliyetlerinin el-Karara’ya doğru yaklaştığını, kasabanın doğu yarısını yuttuğunu ve kâğıt üzerinde bulunduğu yerden yaklaşık bir kilometre daha ileriye taşıdığı sarı hattın yıkım alanını kasabaya doğru genişlettiğini gösteriyor. İsrail’in yıkımı bu şekilde ilerlemeye devam ederse, Muhammed’in mezarı ve çevresindeki her şey de ailenin eviyle aynı akıbeti yaşayabilir.

İsrail Kontrolü Altında Bir Çorak Arazi

Yıkım kampanyası giderek hızlanırken, ABD’li yetkililer artan sayıda bulgu planın çökmekte olduğunu göstermesine rağmen, Barış Kurulu (Board of Peace) aracılığıyla yeniden inşa vizyonlarının hâlâ uygulanabilir olduğunu savunmayı sürdürüyor. Ancak durumu yakından bilen yardım görevlileri ikinci bir senaryonun çok daha olası olduğunu söylüyor: Süresiz olarak İsrail’in kontrolü altında kalacak giderek büyüyen bir harabe alan ve yapılacak her türlü yeniden inşanın İsrail’in çıkarlarını güçlendirmek amacıyla kullanılması.

İsrail’in sarı hat boyunca askerî üsler ve yıkılmış Filistin yerleşimlerinin üzerine kurulan yeni yol ağları da dâhil olmak üzere yeni altyapılar inşa etmesi, ikinci senaryoyu destekler nitelikte görünüyor.

Bu üslerden bazıları yıkılmış okulların yakınına kurulmuş durumda. Bunlardan biri ise bir mezarlığın üzerine inşa edilmiş; askerî araçlar yıkılmış mezarların üzerinde konuşlandırılmış bulunuyor. Bir başka üs ise daha önce belediye binaları, bir okul ve İnsan Hakları Parkı adı verilen küçük bir parkın bulunduğu bloğun hemen yanında yer alıyor. Söz konusu yapıların tamamı Ocak ayında yerle bir edilmişti.

Nisan ayının ortalarından bu yana İsrail güçleri, giderek artan şekilde sarı hat ile Gazze’nin doğu sınırı boyunca uzanan geniş alanları yerle bir etmeye ve Gazze’nin orta kesiminde yeni temizlenen bazı bölgeleri sınıra bağlayan yolları inşa etmeye veya genişletmeye odaklandı.

Uydu görüntüleri ayrıca, Refah ve Han Yunus vilayetlerinde henüz yıkılmamış küçük yerleşim adacıklarının yakınında son dönemde gerçekleştirilen arazi temizleme ve inşaat faaliyetlerini de gösteriyor. Bunlar arasında karavan tipi konutlar ile küçük bir okul da bulunuyor. Bu yerleşkeler, İsrail destekli Filistinli milislerin kontrolü altında bulunuyor ve İsrail askerlerinin doğrudan kontrol ettiği bölgelerde yaşamaya devam eden tek Filistinliler de bu gruplarla bağlantılı kişiler.

Bu faaliyetler, İsrail’in izin vereceği olası bir yeniden inşa sürecinin nasıl şekillenebileceğine dair bir ön izleme niteliği taşıyor olabilir. Birden fazla yardım görevlisi, İsrailli makamların yeniden inşaya izin vermesi hâlinde bunu, yardım dağıtımında olduğu gibi, Gazze üzerindeki kontrolünü pekiştirmek amacıyla bir araç olarak kullanmaya çalışacağını söyledi. Üst düzey bir yardım görevlisi bunu, “mülksüzleştirmenin bir aracı olarak seçici yeniden inşa” şeklinde tanımladı; yani yalnızca İsrailli makamların uygun gördüğü zaman ve yerde ve sadece seçilmiş Filistinliler için gerçekleştirilecek bir yeniden inşa.

Devam eden yıkım ve inşaat faaliyetlerini takip eden yardım görevlileri, The New Humanitarian‘a yaptıkları değerlendirmede, bu çalışmaların İsrail’in yalnızca Gazze’nin bazı bölgelerini kontrol etmeyi değil, fiilen ilhak etmeyi planladığına ve muhtemelen yıkılmış Filistin köyleri ile tarım arazilerinin üzerine yeni yerleşimler kurmayı hedeflediğine işaret ettiğini söyledi. Bu yerleşimlerin ya seçilmiş Filistinliler ya da ilerleyen dönemde İsrailli yerleşimciler için inşa edilebileceği ifade edildi.

Üst düzey yardım görevlilerinden biri şunları söyledi:

“Eğer orada geçici olarak bulunuyorsanız, orayı yıkmazsınız. Bakımını yapar, onarırsınız. Kamu yaşamını yeniden tesis etmek, kamu düzenini yeniden sağlamak ve çatışmalar sona erip ateşkes sağlandıktan sonra insanların geri dönmesine izin vermekle yükümlüsünüz.”

Aynı yardım görevlisi sözlerini şöyle sürdürdü:

“İsrail’in yaptığı her şey ise tam tersini anlatıyor… Bunlar geçiciliğin değil, kalıcılığın dilini konuşuyor.”

Yardım görevlileri, İsrail’in bu yaklaşımının yıllardır Batı Şeria’da uyguladığı ve en son Cenin’de görülen yöntemi takip ettiğini düşünüyor. Cenin’de İsrail askerleri insanları evlerinden çıkarmış, evleri buldozerlerle yıkmış ve enkazın üzerine yollar ile altyapı inşa etmişti.

Bir başka üst düzey yardım görevlisi ise şu değerlendirmede bulundu:

“İsrail resmî ilhakla nadiren işe başlar. Önce askerî kontrol veya kapatma ve yıkımlar gelir; ardından hareket kısıtlamaları, izinlerin reddedilmesi, altyapının yeniden tasarlanması ve insanların geri dönüşünün engellenmesi gelir. Ancak bundan sonra siyasi ve hukuki söylem, sahada yaratılmış fiilî duruma uyum sağlar.”

Aynı yardım görevlisi şöyle devam etti:

“Bence sarı hat, ateşkes sınırından ziyade bir planlama aracı olarak okunmalıdır. İsrail bu hat etrafında nüfustan arındırılmış ve kontrol altında tutulan bir bölge oluşturabilir; ardından yeniden inşa, geri dönüş ve mülkiyet haklarını bu yeni coğrafi düzene bağlı hâle getirebilir.”

ABD Öncülüğündeki Yeniden İnşa Vizyonları

Şu anda temizlenmekte olan bölgenin geleceğine ilişkin diğer vizyonlar ise ağırlıklı olarak Gazze’yi yeniden geliştirmeyi amaçlayan ABD’li yetkililer ile özel sektör temsilcileri tarafından hazırlanan sunum dosyalarında ortaya konuldu.

Trump’ın Şubat 2025’te ilk kez dile getirdiği “Gazze Rivierası” fikrinden bu yana onlarca farklı proje gündeme getirildi. ABD’li yetkililer genel olarak Gazze’nin ileri teknolojiye sahip bir ütopya olarak yeniden inşa edilmesini öngören bir plandan söz etti. Yetkililere göre bu süreç, sivillerin “gönüllü” olarak başka bölgelere taşınmasını ya da nakit para ve “dijital tokenler” karşılığında toprak ve mülkiyet haklarından vazgeçmesini içerecekti.

Ancak bu görüşmelerin yapıldığı odalarda bulunmayanlar, evleri ve arazileri yıkılan insanların kendileri.

İkinci bir yardım görevlisi bu durumu şöyle ifade etti:

“Orada yaşayan ve bu evlerin sahibi olan insanlarla hiçbir görüşme yapılmıyor; onların sürece hiçbir katılımı yok.”

Örneğin, Han Yunus’un doğusunda son dönemde en yoğun yıkımların yaşandığı bölge, Trump’ın damadı Jared Kushner ile Steve Witkoff tarafından tanıtımı yapılan “Project Sunrise” adlı yeniden geliştirme planında öngörülen dev projenin sınırları içinde yer alıyor.

Eğer Project Sunrise hayata geçirilirse, proje haritasında sarı-yeşil renkle işaretlenen konut alanı, 78 yaşındaki çiftçi Abdullah Kudeyh’in onlarca yıldır bakımını yaptığı meyve bahçeleri ve arılıkların üzerine kurulacak. Böylece Han Yunus’un doğusunda ailesi tarafından kuşaklar boyunca işlenen tarlalar yeni konut projesi tarafından yutulmuş olacak.

Kudeyh bu durumu şu sözlerle değerlendirdi:

“Evinizi yıkan biri şimdi gelip onu yeniden mi inşa edecek? Bu imkânsız.”

Ailesi Ekim 2023’te zorla yerinden edildikten sonra, Kudeyh yalnızca bir kez, Kasım 2023’teki kısa süreli ateşkes sırasında arazisini ziyaret edebildi. Eskiden onlarca çeşit meyve ve sebzenin yetiştiği yerde bu kez patlamamış mühimmatlarla karşılaştığını söyledi. Artık geri dönebilmesinin mümkün görünmediğini ifade etti.

Gençlik yıllarında Gazze’den ayrılan Kudeyh, Körfez ülkelerinde yirmi yılı aşkın süre çalıştı. Ancak sürekli olarak memleketine geri dönme arzusu duyduğunu söyledi.

“Çiftçilik her zaman kanımdaydı.” diyen Kudeyh, ailesine ait 15 dönümlük arazide çalışmanın kendisine “sanki kendi evime bakıyormuşum gibi” hissettirdiğini anlattı.

1950’li yıllarda Gazze’de büyüyen Kudeyh, İsrail devletinin kurulması sırasında Filistin’in başka bölgelerinden zorla yerinden edilen mültecilerin Gazze’ye yerleştiğini hatırladığını söyledi ve sözlerini şöyle tamamladı:

“Şimdi ise biz buradayız… Hâlâ toprağımızdan ayrı düşmüş durumdayız.”

Alt: Abdullah Kudeyh, şu anda yaşadığı yerinden edilme çadırında. Üst: Kudeyh, telefonunda Han Yunus’un doğusundaki tarım arazisinin fotoğrafını gösteriyor. ABD öncülüğünde önerilen yeniden geliştirme planlarından biri, bu arazinin bir konut kompleksine dönüştürülmesini öngörüyor.

Hak Temelli Bir Yaklaşımdan Eser Yok

Bu yılın başlarında Birleşmiş Milletler özel raportörleri, yeniden inşa sürecinin insan hakları ve hukuki bir çerçeve doğrultusunda yürütülmesini öneren tavsiyeler yayımladı. Bu öneriler, mevcut sistemde siyasi bağlantıları bulunan şirketlerin Barış Kurulu’na kapalı kapılar ardında projeler sunmasına alternatif olarak hazırlandı.

Görev süresi Nisan ayında sona ermeden önce bu tavsiyelerin hazırlanmasında çalışan, eski BM Barınma Hakkı Özel Raportörü Balakrishnan Rajagopal şunları söyledi:

“Bir yeri hukuka aykırı biçimde yıkarsanız, onu öylece terk edip gidemezsiniz. Hatta daha da kötüsü, kendi yarattığınız yıkımdan fayda sağlamaya çalışamazsınız.”

Rajagopal ayrıca, Avrupa Birliği üyelerinin Ukrayna için desteklediği sürece benzer şekilde bir zarar kayıt sistemi oluşturulmasını savundu. Bunun, ülkeler bir gün bunu talep edecek siyasi iradeyi gösterirse, tazminat taleplerinin ilk adımı olabileceğini söyledi.

“Şu anda iki seçenek var. Birincisi, Gazze’nin yeniden inşasında Barış Kurulu’nun yaklaşımı. İkincisi ise hak temelli bir yaklaşım benimsemek.” diyen Rajagopal sözlerini şöyle sürdürdü: “Bunu yapmak mümkün… Ancak bunun için devletler düzeyinde ortak hareket edilmesi gerekiyor ve şu anda böyle bir irade ortaya çıkmış değil.”

CMCC’de yapılan toplantılardan birinde yardım görevlileri, yeniden inşa planlamasının geliştirilmesi öngörülen bölgelerden yerinden edilen insanların haklarını da dikkate alması gerektiğini savundu. Buna karşılık ABD ve İsrail temsilcilerinin şu doğrultuda yanıt verdiği aktarıldı:

“Bu son derece karmaşık bir konu ve zaman alıyor. Bizim ise zamanımız yok; işe hemen başlamamız gerekiyor.”

Bunu aktaran ikinci yardım görevlisi, bu meselelerin gerçekten karmaşık olduğunu kabul ettiklerini, ancak uluslararası hukukun etkilenen insanların haklarına saygı gösterilmesini zorunlu kıldığını ve Gazze halkına gerçekten fayda sağlayacak herhangi bir yeniden inşa süreci için bunun vazgeçilmez olduğunu söyledi.

Pek çok aile tamamen yok oldu. Bazı ailelerde ise yalnızca bebekler hayatta kaldığı için miras konusunda belirsizlikler oluştu. Bazı aileler evlerine döndüklerinde arazilerinde başka yerinden edilmiş kişilerin yaşadığını gördü. Birçok kişi mülkiyetini kanıtlayan belgelerini kaybetti. Osmanlı dönemine kadar uzanan tapu kayıtları ise İsrail güçlerinin 2023 yılının sonlarında Gazze’nin ana adliye binasını yerle bir etmesiyle yok oldu.

Yardım görevlileri, hukukçular ve diğer uzmanlar bütün bu sorunlar üzerinde yoğun biçimde çalışıyor. Ancak yardım görevlilerine göre bu çabalar ABD’li ve İsrailli yetkililer tarafından büyük ölçüde kayıtsızlıkla karşılandı.

Üst düzey yardım görevlilerinden biri şöyle konuştu:

“‘Pratik olalım.’ En çok duyduğumuz söz bu. ‘Daha pratik olun, daha gerçekçi olun.’ Ben de diyorum ki, ‘Peki, ben pratik olmak istiyorum. Çatışmalardan zarar gören insanlar için pratik çözümler istiyorum. Onlar haklarına saygı gösterilmesini ve tazminat istiyor.’ Ama onların bakış açısına göre bu siyasi açıdan gerçekçi değil.”

Aynı yardım görevlisi sözlerini şöyle sürdürdü:

“Bu sürecin içinde yer alan herkes… Bence onlar meseleye, yerinden edilen ve zarar gören insanların haklarının korunması gerektiği hukuki perspektifinden bakmıyor. Bunu siyasi veya mali kazanç elde etmek için bir fırsat olarak görüyorlar. Bu ne fedakârlık ne tarafsızlık ne de hukuka uygunluk taşıyor. Tam da düşündüğünüz şey: fırsatçılık.”

Barış Kurulu Sözcüsü Klapper ise bu soruşturmanın bulgularına ilişkin yaptığı yazılı açıklamada şunları söyledi:

“Yerinden edilmiş Filistinlilerin veya mülk sahiplerinin haklarının ciddiye alınmadığı yönündeki iddiayı reddediyoruz.”

Klapper, kurulun “Filistinli paydaşlarla düzenli temasını sürdürdüğünü” belirterek şu ifadeleri kullandı:

“Kalıcı bir iyileşme çerçevesinin; mülkiyet, belge kayıtları, geri dönüş, tazminat ve hukuki başvuru yollarını Filistinlilerin hakları ve uygulanabilir hukuki standartlarla uyumlu şekilde ele alması gerekecektir.”

Yeniden inşa konusunda ise şunları söyledi:

“Kurulun tutumu açıktır: Yeniden inşa yalnızca Filistinlilerin yükümlülükleriyle başarıya ulaşamaz. Bunun için üzerinde uzlaşılan çerçevenin tamamen uygulanması gerekir.”

Bunun da “insani yardımın kesintisiz biçimde ulaştırılmasını, sivillerin acılarını artıran askerî faaliyetlerin sona ermesini, Barış Kurulu denetimindeki geçiş yönetim komitesinin ve önerilen ISF barış gücünün Gazze’ye girişini ve İsrail güçlerinin aşamalı olarak çekilmesini” kapsadığını belirtti.

Yeniden inşa konusunda somut ilerlemeye ilişkin kanıt sunması istendiğinde ise Klapper yalnızca şu cevabı verdi:

“Kurul, planlama aşamasından uygulamaya geçebilmek için ortaklarıyla çalışmalarını sürdürmektedir.”

Cezasız Kalmak

Uzmanların The New Humanitarian‘a yaptığı değerlendirmeye göre, gelecekte ne olursa olsun Gazze’nin geniş bölgelerinde gerçekleştirilen yıkım şimdiden uluslararası hukukun sayısız ihlalini içeriyor. Ancak evleri ve mülkleri yok edilen Filistinliler geçmişte İsrail mahkemeleri aracılığıyla hukuki tazminat elde etmeyi başaramadı. Uluslararası adalet sistemi üzerinden başvurulabilecek yollar ise hem sınırlı hem de siyasi açıdan son derece karmaşık.

Hukuk uzmanlarına göre Gazze’nin kasaba ve şehirlerinin fiziksel olarak yok edilmesi, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin (UCM) Başbakan Binyamin Netanyahu ile eski Savunma Bakanı Yoav Gallant hakkında açtığı savaş suçları ve insanlığa karşı suçlar davası açısından önem taşıyor. Aynı zamanda Güney Afrika’nın İsrail’i soykırım yapmakla suçlayarak Uluslararası Adalet Divanı’na (UAD) taşıdığı davadaki delil bütününün de bir parçasını oluşturuyor.

Haque’ye göre, teorik olarak bu mahkemelerden herhangi biri İsrail veya liderleri aleyhine karar verirse, tazminat ödenmesine hükmedebilir.

Ancak bu kararların uygulanması; İsrail’e silah sağlayan, diplomatik destek veren veya İsrail’in tutumunu değiştirmesi için sahip oldukları nüfuzu kullanmayı reddeden Batılı hükümetlerin müdahalesine bağlı olacaktır.

Bunun dışında UAD veya kurulabilecek özel bir tazminat komisyonu aracılığıyla başka hukuki yollar da bulunuyor. Ancak bunların hayata geçirilebilmesi için ya İsrail’in rızası ya da ABD vetosunun İsrail’i koruduğu Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin kararı ve bunu destekleyecek fiilî yaptırım mekanizmaları gerekiyor.

Haque bu konuda şöyle dedi:

“Bu yolların hiçbirinin başarıya ulaşması çok olası görünmüyor. Maddi açıdan bakıldığında, bir gün yeniden inşa çalışmaları yapılabilir ve insanlar yaşayabilecekleri bir eve kavuşabilirler. Ancak bu, geride bırakmak zorunda kaldıkları ev olmayacaktır. Onurlarına verilen zarar ve haklarının ihlali ise tazmin edilmeyecektir.”

Sözlerini şöyle tamamladı:

“Bence şu anda yapabileceğimiz en önemli şey, kuralların kendisini savunmaya devam etmek, bu ihlalleri tanımak ve insanlara karşı işlenen haksızlıkları kabul etmektir. Bu kabul, onların insanlıklarının ve onurlarının tanınması anlamına gelir ve insanlar bunu hak ediyor. Elbette bundan çok daha fazlasını hak ediyorlar. Ama en azından bugün onlara bunu verebilir ve ileride daha kapsamlı bir adaletin temelini oluşturabiliriz.”

Bu arada haftalar geçtikçe İsrail’in giderek genişleyen yok etme kampanyası daha fazla Filistin evini ve tarım arazisini toza çeviriyor; geçmişte bu topraklarda yaşayan insanların geleceği üzerinde hiçbir söz hakkının bulunmadığı bir düzenin önünü açıyor.

Eski BM Özel Raportörü Rajagopal ise durumu şu sözlerle özetledi:

“Her şeyin yanlarına kâr kaldığını görüyorlar. Artık ne kurallar var ne de yasalar. Bu noktada bu hükümetin ve bu devletin eylemlerini sınırlayan hiçbir şey kalmadı.”

 Kaynak: The New Humanitarian