Fotoğraf: 3 Temmuz'da Tahran'da düzenlenen törende, İran'ın hayatını kaybeden Dini Lideri Ayetullah Ali Hamaney ile aile üyelerinin naaşları önünde yerli ve yabancı resmî yetkililer taziyelerini sunuyor. Fotoğraf: UPI

ABD ile İran arasındaki gerilim, İran'a ait olduğu bildirilen bir insansız hava aracının Mısır'ın Dimyat Limanı'nda ABD'ye ait bir doğal gaz depolama gemisini vurması ve Ürdün'de konuşlu ABD güçlerine yönelik füze saldırılarının ardından yeni bir zirveye ulaştı. Bunun üzerine ABD, İran hedeflerine misilleme hava saldırıları düzenledi. Söz konusu saldırılar ve Husilerin Babülmendep Boğazı'nı abluka altına alma yönündeki yeni tehditleri, Süveyş Kanalı da dâhil olmak üzere Körfez petrolü ve sıvılaştırılmış doğal gaz ihracatının dünya pazarlarına kesintisiz ulaşmasını sağlayan deniz ticaret yollarının güvenliği konusundaki endişeleri artırdı. Körfez monarşileri açısından çatışmanın daha da genişleme ihtimali, ekonomik güvenlikleri ve İran baskısı karşısındaki stratejik kırılganlıkları bakımından ciddi kaygılar doğurmaktadır. Deniz ticaret yollarındaki kesintilerin sürmesi, bu ülkelerin uzun vadeli kalkınma planlarının dayandığı enerji ihracatını, yabancı yatırımları ve bölgesel istikrarı tehdit etmektedir.

Buna rağmen, şiddetin giderek tırmanmasına karşın Trump yönetimi askerî baskı ile diplomatik angajmanı bir arada yürüten ikili stratejisini sürdürmektedir. Başkan Trump'ın, İran'a yönelik geniş çaplı misilleme saldırılarının yeni bir dalgasını diplomatik müzakerelere daha fazla zaman tanımak amacıyla erteleme kararı, Washington ile Tahran arasında 17 Haziran'da imzalanan Mutabakat Muhtırası'ndan (MoU) bu yana iki ülke ilişkilerinde yaşanan en ciddi bozulmanın ortasında geldi.

Mutabakat Muhtırası'nın çöküşünü tetikleyen ilk gelişme, İran'ın Hürmüz Boğazı'ndan geçen ticari gemileri hedef almaya devam etmesi oldu. Bunun üzerine ABD ile İran arasında yeniden karşılıklı hava saldırıları başladı. Bu saldırılar arasında, ABD üslerine ev sahipliği yapan Bahreyn ve Kuveyt'e yönelik saldırılar da yer aldı. Başkan Trump buna tepki olarak, "Sanırım artık bitti. Onlarla daha fazla uğraşmak istemiyorum." diyerek Washington ile Tahran arasındaki ateşkesin fiilen sona erdiğine işaret etti. Ancak buna rağmen Katar ve Pakistan'ın arabuluculuğunda dolaylı müzakereler devam etti.

Güvenlik ortamındaki kötüleşme, Trump'ın ABD'nin İran'a yönelik deniz ablukasını yeniden uygulamaya koyacağını ve gemilerin İran limanlarına giriş çıkışını engelleyeceğini açıklamasıyla daha da belirgin hâle geldi. Trump ayrıca, Körfez'den geçen ticari yük gemilerinin güvenli geçişini sağladığı gerekçesiyle Washington'un yüzde 20 oranında bir ücret alarak "karşılığını tahsil edeceğini" ileri sürdü. Ancak bu önerinin nasıl uygulanacağı ve ne derece ciddi olduğu belirsizliğini korudu. Washington ile Tahran arasındaki gerilim, İran'ın 17 Temmuz'da Ürdün'deki Muwaffaq Salti Hava Üssü de dâhil olmak üzere Körfez genelindeki Amerikan askerî tesisleri ve kritik altyapıya yönelik koordineli füze ve insansız hava aracı saldırıları düzenlemesi ve bu saldırılarda üç Amerikan askerinin hayatını kaybetmesiyle doruk noktasına ulaştı.

Mutabakat Muhtırası'nın çökmesi, askerî gerilimin yeniden tırmanması ve Trump'ın transit geçiş ücretleri konusundaki geri adımında görüldüğü gibi Washington'un tutarsız tepkileri, Epic Fury Harekâtı sonrasında Körfez monarşilerinin karşı karşıya kaldığı temel stratejik ikilemi ortaya koymaktadır. ABD'nin Körfez'deki onlarca yıllık askerî üstünlüğüne rağmen, yaşanan çatışmalar Washington'un bölgedeki ortaklarını ve onların kritik altyapılarını İran'ın sürekli saldırılarından tam anlamıyla koruyamadığını göstermiştir. İran ise Hürmüz Boğazı üzerindeki etkisini koruyarak oyunun kurallarını daha zayıf komşularına dayatmayı sürdürmektedir. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri, İsrail'in hava saldırısında öldürülen İran Dini Lideri Ayetullah Ali Hamaney için günlerce süren cenaze törenlerinin Tahran'da düzenlenmesiydi.

Birleşik Arap Emirlikleri dışında, Suudi Arabistan, Katar, Umman, Bahreyn ve Kuveyt dâhil olmak üzere neredeyse bütün Körfez ülkeleri cenaze törenlerine üst düzey heyetler göndererek taziyelerini sundular. Birleşik Arap Emirlikleri ise üst düzey resmî bir heyet göndermemeyi tercih etti. Bu ülkelerin cenazeye katılımı İran'ın bölgesel politikalarına duydukları ideolojik yakınlığı ya da desteği yansıtmıyordu. Aksine bu tutum, gerçekçi bir güç siyaseti hesabının sonucuydu. Çünkü Epic Fury Harekâtı sırasında aldığı ağır darbelere rağmen Tahran, Körfez'in güvenlik ortamını şekillendirme kapasitesini koruyan ve göz ardı edilemeyecek bölgesel bir aktör olmaya devam ediyordu.

Epic Fury Harekâtı sonrasında yapılan değerlendirmelerin büyük bölümü askerî boyuta odaklandı. İsrail ile ABD benzeri görülmemiş operasyonel kabiliyetler sergiledi, ezici bir askerî güç kullandı ve İran'ın askerî altyapısına ciddi zarar verdi. Yalnızca taktik ve operasyonel açıdan bakıldığında bu harekât tartışmasız şekilde etkileyiciydi.

Ancak Arap Körfez monarşileri savaşların sonucunu bu ölçütlerle değerlendirmemektedir. Riyad, Abu Dabi, Doha ve diğer Körfez başkentleri için başarının gerçek ölçüsü, kaç hedefin vurulduğu, kaç komutanın öldürüldüğü ya da kaç füzenin engellendiği değildir. Asıl önemli olan, askerî gücün kullanımının daha istikrarlı ve daha güvenli bir bölgesel düzen oluşturup oluşturmadığıdır. Bu ölçüte göre ise Temmuz ayı sonu itibarıyla ortaya çıkan tabloyu ciddi bir stratejik hayal kırıklığından başka bir şekilde nitelendirmek oldukça güçtür.

Körfez ülkelerinin bakış açısından çatışma, bölgedeki güç dengesini temelden değiştirmedi. İran ağır askerî ve ekonomik kayıplar vermesine rağmen, Körfez'deki karar alıcılar açısından en önemli görülen caydırıcı kapasitesini korumayı başardı: enerji altyapısını tehdit edebilme, deniz ticaretini aksatabilme, vekil güç ağlarını harekete geçirebilme ve komşularına sürekli maliyet yükleyebilme yeteneği. Körfez monarşileri için İran'ın savaş alanındaki kayıplarından çok bu kalıcı kabiliyetler önem taşımaktadır; çünkü bölgenin güvenlik dengesini belirlemeye devam eden asıl unsur bunlardır.

Bunu en iyi gösteren örnek, İran'ın Hürmüz Boğazı üzerindeki kalıcı nüfuzudur. İran'ın asimetrik stratejisi, coğrafi avantajına ve hedeflerine ulaşmak için boğazı tamamen kapatmasının gerekmediği gerçeğine dayanmaktadır. Ticari gemilere, enerji altyapısına veya deniz trafiğine yönelik tek bir saldırı bile belirsizlik oluşturabilir, sigorta primlerini hızla yükseltebilir, deniz taşımacılığı güzergâhlarını değiştirebilir ve Basra Körfezi üzerinden gerçekleşen küresel ticaret akışlarına ciddi maliyetler yükleyebilir. İran bu stratejisini, Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrolünü kurumsallaştırmayı amaçlayan Basra Körfezi Boğaz Birliği (Persian Gulf Strait Association – PGSA) adlı yapıyı kurarak da desteklemiştir. Bu yapı, deniz trafiğini resmî bir mekanizma aracılığıyla düzenlemeyi ve ticari gemilerden geçiş ücreti almayı hedeflemektedir.

İran bu girişimlerle Hürmüz Boğazı üzerindeki coğrafi üstünlüğünü, komşu Körfez ülkeleri üzerinde daha geniş bir siyasi ve stratejik nüfuza dönüştürmeyi amaçlamaktadır. Tahran'a göre boğaz üzerindeki kontrol yalnızca denizcilik açısından bir avantaj değildir; aynı zamanda İran'ın uzun süredir bölgenin "yumuşak karnı" olarak gördüğü Körfez monarşilerinin temel kırılganlıklarını kullanarak rakiplerine baskı yapmasının ve bölgesel düzenin şartlarını belirlemesinin bir aracıdır. Büyük servetlerine ve gelişmiş altyapılarına rağmen Körfez ülkeleri; enerji ihracatına, uluslararası turizme, deniz ticaretine ve uzun yıllardır ABD tarafından sağlanan dış güvenlik garantilerine bağımlı olmaları nedeniyle hâlâ savunmasız durumdadır.

Savaş aynı zamanda Amerikan gücünün sınırlarına ilişkin rahatsız edici gerçekleri de ortaya çıkardı. On yıllardır ABD'nin askerî varlığı ve güvenlik taahhütleri, Körfez monarşileri için bölgesel istikrarın temel dayanağını oluşturuyordu. Sovyetler Birliği'nin Afganistan'ı işgal etmesinin ardından 1980 yılında ilan edilen Carter Doktrini ile Washington fiilen Basra Körfezi'nin dış güvenlik garantörü hâline gelmiş, hiçbir dış gücün bölgeye hâkim olmasına izin vermeyeceğini ve hayati Amerikan çıkarlarını ile Körfez'deki müttefiklerini korumak için güç kullanmaya hazır olduğunu ilan etmişti.

Ancak son yıllarda Amerikan güvenlik şemsiyesinin güvenilirliğine duyulan güven aşınmaya başladı. İran'ın Eylül 2019'da Suudi Arabistan'ın Abkayk ve Hurays'taki Aramco tesislerine düzenlediği saldırılar bu açıdan bir dönüm noktası oldu. Bölgedeki yoğun Amerikan askerî varlığına rağmen Washington kritik enerji altyapısına yönelik bu yıkıcı saldırıyı engelleyemedi ve saldırı sonrasında da herhangi bir karşılık vermedi. Bu olay, Körfez ülkelerinde Amerikan korumasının sınırlarına ilişkin kaygıları güçlendirdi ve bölgesel stratejilerin yeniden değerlendirilmesine yol açtı. Bunun sonucunda Körfez ülkeleri yalnızca Washington'a dayanmak yerine Tahran'la diplomatik ilişkileri geliştirmeye yöneldi. Bu süreç, Mart 2023'te Çin'in arabuluculuğunda gerçekleştirilen Suudi Arabistan-İran yakınlaşması ve Riyad ile Tahran arasındaki diplomatik ilişkilerin yeniden kurulmasıyla sonuçlandı. Birleşik Arap Emirlikleri de benzer şekilde normalleşme yoluna giderek, yıllarca düşük seviyede seyreden ilişkilerin ardından 2023 yılında İran ile büyükelçilik düzeyindeki diplomatik ilişkileri yeniden tesis etti.

Bu değişim daha geniş kapsamlı bir stratejik hesaplamayı yansıtmaktadır: ABD Körfez monarşileri için vazgeçilmez bir güvenlik ortağı olmaya devam etmektedir; ancak vazgeçilmez olmak, her şeye kadir olmak anlamına gelmemektedir. Mevcut çatışma, Washington'un kalıcı bir bölgesel düzen kurabilme kapasitesine ilişkin şüpheleri daha da güçlendirmiş ve Amerikan gücünün tek başına Körfez ülkelerini İran'ın baskısından korumaya yetmeyeceğini göstermiştir.

Bunun sonucu olarak Körfez ülkeleri daha belirgin bir "denge politikası" izlemeye başlamıştır. Bir yandan Washington ile yakın güvenlik ilişkilerini sürdürürken, diğer yandan gelecekteki çatışma risklerini azaltmak amacıyla Tahran'la uzlaşma yollarını aramaktadırlar. Körfez liderleri artık Washington ile Pekin, çatışma ile diplomasi ya da caydırıcılık ile diyalog arasında tek bir tercih yapmak yerine, bunların tamamını aynı anda ve çok yönlü bir dış politika anlayışıyla yürütmektedir. ABD ile güvenlik ortaklıklarına büyük yatırımlar yapmayı sürdürürken aynı zamanda İran'la diyaloğu korumakta, yerli savunma kabiliyetlerini geliştirmekte, dış ortaklıklarını çeşitlendirmekte ve tek bir güce olan stratejik bağımlılıklarını azaltmaktadırlar.

Bu yaklaşımın merkezinde Körfez monarşilerinin iç dönüşüm ve güvenlik hedefleri yer almaktadır. Bu nedenle bölgesel istikrar onların en temel stratejik önceliğidir. Özellikle Suudi Arabistan'ın Vizyon 2030 programı başta olmak üzere ulusal kalkınma planları; ekonominin çeşitlendirilmesine, turizm, lojistik ve yapay zekâ alanlarına doğrudan yabancı yatırım çekilmesine ve hidrokarbon sektörlerinin güçlü kalmasına bağlıdır. Bütün bu hedefler ise istikrarlı bir bölgesel ortam gerektirmektedir. Uzun süren çatışmalar bu ortamı tehdit ettiği için, Şubat ayında savaş başlamadan önceki haftalarda Körfez ülkeleri İran'la gerilimi düşürmek amacıyla yoğun diplomatik çaba harcamıştı.

Bu denge politikasının en dikkat çekici örneği, belki de İran'la en gergin ilişkilere sahip Körfez ülkesi olan Birleşik Arap Emirlikleri'nin izlediği çizgidir. BAE çatışma sırasında İran'ın füze ve insansız hava aracı saldırılarından en fazla etkilenen ülke oldu ve başlangıçta İran hedeflerine doğrudan saldırılarla karşılık verdi. Ancak Abu Dabi kısa sürede tutumunu yeniden değerlendirdi. Çünkü Tahran'la çatışmayı sürdürmenin ekonomik çıkarlarını zedeleyeceğini gördü ve mevcut ateşkes bozulmuş olmasına rağmen İran ile ekonomik ve diplomatik ilişkilerini sessizce yeniden geliştirmeye başladı.

Abu Dabi'nin aynı zamanda ABD ve İsrail ile güvenlik ilişkilerini derinleştirmeye devam etmesi, Körfez monarşilerinin İran'ın bölgesel etkisini yönetirken ne kadar pragmatik davranacağını göstermektedir. Sonuç olarak Körfez'deki karar alıcılar başarıyı İran'a verilen zararın büyüklüğüyle değil, uzun vadeli ekonomik dönüşüm için gerekli olan istikrarlı ve kalıcı bölgesel düzenin sağlanıp sağlanmadığıyla ölçmektedir. Bu ölçüte göre savaş beklentileri karşılayamamıştır.

Bu durumun ortaya koyduğu ders yalnızca Körfez bölgesiyle sınırlı değildir. Modern çatışmalar giderek daha fazla, taktik başarı ile kalıcı stratejik değişim yaratabilme kapasitesi arasındaki uçurumu gözler önüne sermektedir. Üstün askerî performans, otomatik olarak elverişli siyasi ve stratejik sonuçlar doğurmamaktadır. Epic Fury Harekâtı sırasında İran ciddi askerî zarar gördü; ancak baskı kurma kapasitesini korudu ve bölgesel düzenin şartlarını şekillendirme ve belirleme gücünü sürdürdü. Buna karşılık Körfez monarşileri savaş öncesinde de karşı karşıya oldukları temel açmazla yüz yüze kaldılar: Güvenliklerini tam anlamıyla garanti edemeyen dış bir güce bağımlı olmaya devam ederken, kritik altyapıları İran tarafından saldırıya uğramayı sürdürdü.

Bu gerçeklik, Körfez'de zaten başlamış olan çok yönlü dış politika ve stratejik dengeleme eğilimini daha da hızlandıracaktır. Körfez monarşileri Washington ile Tahran arasında bir tercih yapmak ya da yalnızca tek bir dış güce güvenmek yerine ortaklıklarını çeşitlendirmeyi, ABD ile güvenlik bağlarını güçlendirmeyi, Çin ve diğer yükselen güçlerle ekonomik ve diplomatik ilişkilerini geliştirmeyi ve gelecekteki çatışma riskini azaltmak amacıyla İran'la pragmatik iletişim kanallarını açık tutmayı sürdürecektir.

Onların amacı ne İran'a karşı kesin bir zafer kazanmak ne de İran'la tam bir uzlaşmaya varmaktır. Asıl hedefleri, giderek daha belirsiz hâle gelen bölgesel ve uluslararası ortamda stratejik özerkliklerini koruyabilmektir. Bu nedenle Epic Fury Harekâtı, hem askerî gücün bölgesel gerçeklikleri yeniden şekillendirmedeki sınırlarını hem de Körfez monarşilerinin uzun vadeli istikrarlarını sağlamak için yalnızca Amerikan güvenlik şemsiyesine dayanamayacaklarını açık biçimde ortaya koymuştur.

 Kaynak: engelsbergideas.com