Aşağıdaki sözler, Muhammed Şehâde’nin London Review of Books’ta yakın zamanda yayımlanan “Onu Asla Serbest Bırakmazdım” başlıklı makalesinin girişinde yer alıyor. Bu sözler, Gazze Şeridi’ndeki Filistinliler arasında kendilerinden kurtulmak isteyen bir düşmana karşı duyulan yoğun kuşatılmışlık hissini ve bitmek bilmeyen öfkeyi, ayrıca kendilerini yüzüstü bırakan bir yönetime karşı beslenen derin kırgınlığı yansıtıyor. Bu tür duyguların yoğunluğu bakımından Gazze halkının bölgede bir benzeri yoktur. Fakat bu konuda yalnız da değillerdir.

Şehâde’nin gözlemi Gazze’nin ötesine taşındıkça, manzara son derece netleşiyor: aynı anda hem saldırıya uğrayan hem de terk edilen halklar. Bu tabloyu şekillendiren İsrail saldırganlığı ile Arapların başarısızlığı arasında ima edilen denklik, birçok kişi için rahatsız edici, hatta hakaretamizdir. Mutlak bir ilke olarak, İsrail’in kendine özgü tehdidinin bu başarısızlığın gölgesine sığınmasına yol açabilecek hiçbir eşleştirmeye asla izin verilmemelidir.

Fakat son derece acı gerçek şudur ki bu ikisi gerçekten de bir çift gibi işlev görmektedir; üstelik bu türden pek çok çift vardır. Örneğin bu bölgede yaşayan bizler, Şehâde’nin hoşnutsuzluk tablosundaki karşıt tarafları değiştirmemiz istenseydi, ortaya çıkacak listenin rahatsız edici biçimde birbirinin yerine geçebilir ve sarsıcı olacağını gayet iyi biliyoruz:

Batı Şeria’daki sıradan insanlar arasında Filistin Yönetimi’ne duyulan öfke yaygındır; her ne kadar İsrail’e duyulan öfke çok daha büyük olsa da.

Sıradan Mısırlılar arasında Mısır devletine duyulan öfke yaygındır; her ne kadar İsrail’e duyulan öfke çok daha büyük olsa da.

Kuneytra ve Dera’daki sıradan insanlar arasında Suriye devletine duyulan öfke yaygındır; her ne kadar İsrail’e duyulan öfke çok daha büyük olsa da.

Sıradan Iraklılar arasında Şii milislere duyulan öfke yaygındır; her ne kadar İran’a ve Amerika Birleşik Devletleri’ne duyulan öfke çok daha büyük olsa da.

Sıradan Lübnanlılar arasında Lübnan devletine duyulan öfke yaygındır; her ne kadar İsrail’e duyulan öfke çok daha büyük olsa da.

Güney Lübnan’daki sıradan insanlar arasında Hizbullah’a duyulan öfke yaygındır; her ne kadar İsrail’e ve Lübnan devletine duyulan öfke çok daha büyük olsa da.

Trabluslular arasında Lübnan devletine duyulan öfke yaygındır; her ne kadar Hizbullah’a duyulan öfke çok daha büyük olsa da.

İsimlerin yerlerini dilediğiniz gibi değiştirebilirsiniz.

Lübnan’da terk edilmişliğin bedeli, hayatın ve siyasetin neredeyse her alanına nüfuz etti. Yabancı güçler açısından sonuna kadar açık bir mücadele alanına dönüştük; kendi aramızda ise önemsiz sebepler yüzünden didiştik, büyük meseleler uğruna savaştık. Gerçekmiş gibi sunulan bir normallik ve geçici çözümlerle ayakta tutulan, bize özgü küçük dünyalar kurduk.

Geçtiğimiz iki hafta boyunca cumhuriyetimizin doğuştan gelen zayıflığının ağırlığını bir kez daha hissettik. Yakın zamanda İran’ın üstünlüğüyle sonuçlanan ve giderek şiddetlenen İran-İsrail mücadelesinin ortasında kalan Lübnan, Amerika Birleşik Devletleri’nin himayesinde Yahudi devletiyle bir çerçeve anlaşması hazırladı. Hükümet, ülkenin kaderine kendisinin hâkim olduğunu göstermek istiyordu. Fakat anlaşmanın neredeyse her maddesi bunun tam tersini doğruluyordu. Bunların en ağır olanı ise İsrail’in güneyden çekilmesinin Hizbullah’ın silahsızlandırılması şartına bağlanmasıydı. Böylece siyasi inisiyatifi ele geçirmek için cesur bir girişim olarak sunulmak istenen bu adım, daha ikna edici biçimde zayıflamış bir İsrail’e sunulmuş olağanüstü bir lütuf olarak değerlendirilebilir. Hükümet kendisini savunurken, hareketi silahsızlandırmaya zorlayacak hem meşruiyete hem de yetkiye sahip olduğunu ileri sürüyor. İsrail ve İran bunun böyle olmadığını biliyor. Birçok Lübnanlı da biliyor. Fakat anlaşmaya göre artık İsrail işgalinin sorumluluğu doğrudan Hizbullah’ın omuzlarındadır. Uzun bir savaş suçları listesine ve pervasız toprak emellerine sahip bir düşmana, akıl almaz derecede düşüncesizce verilmiş bir koz.

Bugün Lübnan’daki mevcut durum budur: İsrail yanlısı tutum konusunda istikrarlı bir sicile sahip Amerikalı bir arabulucuya tehlikeli derecede bağımlı bir hükümet ve İran’ın çıkarları ile talimatlarına boyun eğdiği artık açıkça görülen silahlı bir direniş. Bu çıkmazın ortasından geçen şey, özlem ile kuruntu arasındaki uçurumdur. Devlet, üstün hâkimiyet yolunun çerçeve anlaşmasından geçtiğine inanıyor. Hizbullah ise İran’ın ileri savunma hattı ve Lübnan’ın direnişi şeklindeki ikili rolünü hâlâ sürdürebileceğini düşünüyor. Ancak hükümetin çerçeve anlaşmasının ağır hükümlerini uygulamakta başarısız olacağı neredeyse kesin olsa da Hizbullah da savaşın yol açtığı muazzam insani ve maddi kayıplar nedeniyle siyasi olarak tükenmiş durumdadır.

Geçen hafta Suriye Dışişleri Bakanı Esad eş-Şeybânî bu tartışmalı alana adım attı. Ziyaretinin en dikkat çekici anı, Trablus’ta karşılandığı coşkulu kalabalıktı. Bu gürültülü bağlılık gösterisi, şehrin ortalıkta görünmeyen Lübnan devletine karşı duyduğu hayal kırıklığıyla belirgin bir tezat oluşturuyordu. Bu hayal kırıklığının derinliğini aşan tek şey ise Trablusluların, Beşşar Esed’i ayakta tutmak amacıyla Suriye İç Savaşı’na müdahale eden Hizbullah’a duyduğu öfkeydi.

Suriye Dışişleri Bakanı Esad eş-Şeybânî Trablus'ta (Fotoğraf: SANA).

Trablus'un ana vatanıyla sorunlu ilişkisi, 1920 yılında Fransızların mühendisliğinde Lübnan devletinin kurulmasıyla başladı. Suriye'nin bir parçası olarak kalsaydı Beyrut'la bölgenin ticari giriş kapısı olma konusunda rekabet edecekti; Lübnan'ın bir parçası hâline gelince ise başkentin gölgesinde kaldı. Şehir halkı, 1940'lı yılların başlarına kadar kendilerine dayatılan Lübnan kimliğine direndi. O tarihten bu yana ülkenin ikinci büyük şehri olan Trablus, maruz kaldığı dışlanmanın izlerini taşımaktadır. Bu yoksullaşmayı en çarpıcı biçimde gösteren olaylardan biri, 2022 yılında İtalya'ya deniz yoluyla ulaşmaya çalışan daha kalabalık bir grubun içinde bulunan yedi kişinin boğularak hayatını kaybetmesiydi.

Trablus'un Esad eş-Şeybânî'yi sıcak biçimde karşılamasında okunabilecek çok şey vardır. Eğer Lübnan devleti ve Hizbullah bu mesajı çözmeye çalışmıyorsa, İsrail ile İran'ın bunu anlamlandırmak için yoğun çaba harcadığı kesindir.

Başka Bir Konu

Yakın zamana kadar Nadav Lapid'in filmleriyle tanışık değildim. İsrailli yönetmen, büyük ölçüde kendi ülkesini reddetmesinin bir sonucu olarak Fransa'da yaşıyor. Bu yıl Marsilya Film Festivali'ne katılımını iptal etmek zorunda kaldı; çünkü festivale katılan on iki kişi, Lapid'in katılması hâlinde etkinlikten çekileceklerini açıklamıştı. Bu tartışma doğal olarak şu soruyu gündeme getirdi: Sanatsal üretimi zaten İsrail'i sert biçimde eleştiren bir İsrailli neden boykot edilsin?

Arielle Angel, On the Nose adlı Jewish Currents podcastinde Lapid ile bir röportaj yaptı. Röportajın bana göre en dikkat çekici bölümlerinden biri, Lapid'in kendisinin boykot edilmesini isteyenlere karşı anlayış ve sempati göstermesiydi.

Dinlemenizi tavsiye ederim.