Fotoğraf: İnsanlar, 12 Ocak 2026'da Kuzey Kordofan eyaletindeki el-Ubeyd'de düzenlenen bir insansız hava aracı saldırısının kurbanları için dua ediyor. (El Tayeb Siddig/Reuters)
Geçen ay Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiseri Volker Türk, Sudan'ın el-Ubeyd kenti için "kırmızı alarm" ilan etti. Ülkenin merkezindeki önemli bir ticaret ve lojistik merkezi olan şehir, bugün Sudan ordusu ile acımasız Hızlı Destek Kuvvetleri (RSF) milisleri arasında 40 aydır süren savaşın ön cephesinde yer alıyor. Kent sakinleri, 14 milyondan fazla insanı yerinden eden ve 50 milyon nüfuslu ülkenin yarısından fazlasını uluslararası yardıma muhtaç bırakan çatışmanın en son kurbanları olmaya hazırlanıyor.
Haziran ayında RSF, el-Ubeyd'e 27 insansız hava aracı saldırısı düzenledi. Bu, savaşın başlamasından bu yana bir ay içinde gerçekleştirilen en yüksek saldırı sayısıydı. Saldırıların büyük bölümü yakıt depolarını, su pompalarını ve elektrik şebekesini hedef aldı; böylece şehirde yaşayan yaklaşık 500 bin kişinin hayatı katlanılmaz hale geldi.
RSF ayrıca şehirden çıkan birçok yolu da kapattı. Mevsimsel yağmurlar yolları geçilmez hale getirirken, şehirde yaşamın sürdürülmesi ve buradan kaçış neredeyse imkânsız hale gelebilir. Sudan ordusu bunu fark ederek el-Ubeyd'i başkent Hartum'a bağlayan Sadarat Karayolu'nun kontrolünü yeniden ele geçirdi ve RSF'nin saldırıları karşısında geçici bir nefes alma imkânı sağladı.
Şehir, daha önce de yaşanmış bir senaryoyla karşı karşıya bulunuyor; ABD ve diğer küresel güçlerin defalarca harekete geçmekte başarısız olduğu bir senaryoyla.
Geçen yıl RSF, Kuzey Darfur'daki el-Faşir kentini kuşatma altına aldı. Birleşmiş Milletler soruşturmasına göre, birkaç gün içinde 6 binden fazla sivil öldürüldü; sayısız kişi işkence gördü, tecavüze uğradı, köleleştirildi veya zorla kaybedildi. Geçen ay yayımlanan soruşturma raporu, RSF'nin işlediği suçların soykırım niteliğinde olduğunu açıkladı. Ancak bu vahşetin ardından ciddi hiçbir adım atılmadı.
Savaşın ilk aylarında RSF, Darfur bölgesindeki kontrolünü genişletirken Batı Darfur'un el-Cüneyna kentindeki siviller de BM'nin "soykırım" olarak nitelendirdiği saldırılara maruz kaldı. Paramiliter grup insani yardımların şehre girişini engelledi ve sivillerin kaçmasını önledi. Ocak 2025'te dönemin ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken da bu katliamları soykırım olarak tanımladı. O dönemde bu tanımlamanın, şiddetin kontrolden çıkmadan önce sona erdirilmesi için uluslararası bir müdahaleyi tetikleyeceği umuluyordu.
Ancak tarih, bu umudun ne kadar yersiz olduğunu gösterdi. Buna ürkütücü derecede benzeyen bir durumda, 1994 yılında ABD, Ruanda'da "soykırım fiillerinin" yaşandığını kabul etmiş ancak ciddi hiçbir adım atmamıştı. Dönemin ABD Dışişleri Bakanı Warren Christopher, bir gazetecinin sorusuna cevap verirken bocalamış ve "Kaç tane soykırım fiili bir araya gelince tam anlamıyla soykırım olur?" diye sormuştu.
Soğuk Savaş'ın sonunda uluslararası hukuk çevrelerinde hâkim olan görüş, bir olayın soykırım olarak tanımlanmasının onu durdurmaya yönelik uluslararası bir müdahaleyi zorunlu kıldığı yönündeydi. Christopher'ın yaşananları açıkça soykırım olarak adlandırmaktan çekinmesinin nedeni de buydu.
Ruanda'daki ve bir yıl sonra Bosna'daki uluslararası başarısızlıklar, Batılı liderleri ve "suçların suçu" olarak nitelenen bu fiilleri önlemekle yükümlü uluslararası kurumları ciddi bir muhasebeye yöneltti.
Bu süreçte BM'nin "Koruma Sorumluluğu" (Responsibility to Protect) gibi kavramlar ortaya çıktı. Bu anlayışa göre devlet egemenliği mutlak değildi; bir devlet vatandaşlarını koruyamıyor ya da bizzat saldırgan konumunda bulunuyorsa, müdahale sorumluluğu uluslararası topluma geçiyordu. Ayrıca bu suçların faillerinin hesap vermesini sağlamak amacıyla Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) gibi kurumlar kuruldu.
2004 yılında dönemin ABD Başkanı George W. Bush yönetimi, Darfur'da yaşanan kitlesel katliamları "soykırım" olarak nitelendirdi. Bu kavram, ulusal güvenlik açısından öncelikli görülmeyen bir bölgede uluslararası toplumu ortak harekete geçirmek amacıyla kullanılan bir çağrı niteliği taşıyordu.
Yirmi yılı aşkın bir süre sonra aynı suç Sudan'da yeniden işleniyor. Üstelik artık yalnızca "soykırım fiilleri" değil, çoğul anlamda "soykırımlar" Sudan'daki çatışmayı besliyor ve "Bir Daha Asla" ile "Darfur'u Kurtarın" sloganlarının gerçekte ne ifade ettiği sorusunu yeniden gündeme getiriyor.
Bu yirmi yıl içinde soykırımı önleme fikri, 2011'de Libya'daki ABD öncülüğündeki başarısız müdahale gibi örnekler ve Başkan Barack Obama yönetiminin, daha önce "kırmızı çizgi" ilan etmesine rağmen Suriye savaşında kimyasal silah kullanımına karşı harekete geçmemesi gibi ihmaller nedeniyle siyasallaştı.
Bugün ise ABD, soykırımı önlemek amacıyla oluşturulan uluslararası hukuk ilkelerini ve kurumlarını doğrudan zayıflatıyor. Trump yönetimi bu ay, Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin kapasitesini "gerekirse tuğla tuğla sökecek kapsamlı bir diplomatik kampanya" başlattığını ilan etti.
Bu yaklaşım, yönetimin Sudan'da barışı sağlama ve şiddetten sorumlu kişileri hesap vermeye zorlama yönündeki resmî hedefini de boşa çıkarıyor.
Daha da kötüsü, ABD arabulucuları soykırımın faili olan RSF ile ateşkes görüşmeleri yürütüyor ve gelecekte kurulacak siyasi düzende bu gruba iktidardan pay verilmesi ihtimalini gündeme getiriyor. Böyle bir sonuç kısa vadede dünyanın siviller açısından en ölümcül çatışmasını geçici olarak durdurabilir; ancak büyük olasılıkla gelecekteki yeni çatışmaların tohumunu atacaktır.
Belki de Sudan trajedisinin en acı yönü, önceki soykırımlardan farklı olarak bugün hiçbir Batılı ya da uluslararası koalisyonun şiddeti durdurmak amacıyla askerî müdahale etmesi gerektiğini savunmamasıdır. Ayrıca bugün hiçbir hükümet, Obama'nın 2016 yılında dile getirdiği "soykırımı önlemek hem temel bir ulusal güvenlik çıkarı hem de temel bir ahlaki sorumluluktur" anlayışını artık paylaşmıyor.
Aslında Sudan'ın küresel ölçekte ihmal edilmesinin nedeni stratejik bir çelişkidir. Ülke; büyüklüğü, zenginliği ve coğrafi konumu nedeniyle bölgesel güçlerin mücadele etmeye değer gördüğü bir yer olmasına rağmen, ABD ve Avrupa Birliği gibi aktörlerin insanî trajediyi sona erdirmek ya da ülkenin parçalanmasını önlemek için ciddi siyasi sermaye harcayacak kadar kendi temel çıkarlarına yakın görülmemektedir.
Bunun yerine Washington, Ankara, Kahire, Riyad ve Abu Dabi'deki müttefiklerinin silah satmasına, altın çıkarmasına ve tarafların savaşı sürdürmesini mümkün kılan taktik destek sağlamasına göz yumuyor. Aynı güçler ise Sudan'daki bugünkü trajediyi körükleyen isimsiz dış aktörlerden şikâyet ediyor; oysa bu sürecin parçası olanlar bizzat kendileridir.
G7 dışişleri bakanları kısa süre önce yayımladıkları ortak açıklamayla RSF'nin el-Ubeyd'i bombalamasını kınadı; tarafları ateşkes görüşmelerine katılmaya ve Sudan'ın komşularıyla dış destekçilerini savaşa verdikleri desteği kesmeye çağırdı. Ancak bu açıklamada da, son üç yıldaki resmî açıklamalarda olduğu gibi, liderler RSF'nin işlediği suçları kınamanın ötesinde herhangi bir adım atmaya hazır olduklarını söylemediler.
Ne yazık ki, yalnızca kınama açıklamaları el-Ubeyd'de yaşanabilecek bir sonraki soykırımı önlemeye yetmeyecektir. Ardından yine aynı soru sorulacaktır: "Soykırımın yeniden ulusal çıkar olarak görülmesi için kaç soykırım daha yaşanması gerekiyor?"
Kaynak: Al-Jazeera




