Fotoğraf: Husilere bağlı Yemen güvenlik güçleri, 17 Temmuz 2026'da Sana'da Suudi Arabistan'ın Kuzey Yemen'deki rolünü protesto etmek amacıyla düzenlenen gösteri sırasında nöbet tutuyor. (Mohammed Hamoud/Getty Images)
Suudi Arabistan ile Yemen'deki Husiler arasında son dönemde yaşanan gelişmeler, uzun süredir kapanmış gibi görünen bir tartışmayı yeniden gündeme taşıdı. Yorumcular, Riyad'ın Husilere karşı başlıca siyasi ortağı olarak Yemen'in uluslararası alanda tanınan hükümeti olan Başkanlık Liderlik Konseyi'ne (PLC) gereğinden fazla bel bağlayıp bağlamadığını sorgulamaya başladı.
Bu tartışma, göreli sükûnetin hâkim olduğu kırılgan dönemin sona ermesiyle daha da önem kazandı. Uluslararası alanda tanınan hükümet ile Husiler arasında Birleşmiş Milletler arabuluculuğunda sağlanan ateşkesin Nisan 2022'de yürürlüğe girmesinden bu yana, Suudi Arabistan-Husi cephesi büyük ölçüde sessiz kalmış; taraflar resmî bir barış anlaşması bulunmamasına rağmen doğrudan çatışmadan kaçınmıştı. BM öncülüğündeki ateşkes resmen sona ermiş olsa da fiilî ateşkes büyük ölçüde 13 Temmuz 2026'ya kadar sürdü. Bu tarihte Başkanlık Liderlik Konseyi, Tahran'da İran'ın Dini Lideri Ali Hamaney'in cenaze törenine katıldıktan sonra geri dönen Husi heyetini taşıyan İran uçağının Sana Uluslararası Havalimanı'na inişini engellemek amacıyla pistini vurdu.
Husiler saldırıyı bir saldırganlık eylemi olarak nitelendirdi ve "ablukaya abluka ile karşılık verileceğini" ilan etti. Ardından Suudi Arabistan'a yönelik füze ve insansız hava aracı saldırılarını yeniden başlattılar. Bu saldırılar arasında Abha Havalimanı'nı hedef alan saldırılar da yer aldı. Ayrıca Kızıldeniz ve Babu'l-Mendeb Boğazı'nda Suudi Arabistan bağlantılı deniz taşımacılığına abluka ilan ettiler ve 23 Temmuz'da Suudi petrol tankerleri Encelia ile Layla'ya saldırdılar. Böylece 2022'den bu yana büyük ölçüde sessiz kalan cephe yeniden aktif bir çatışma alanına dönüştü.
Bu gelişmelerin ardından uzun süredir siyasi açıdan tabu kabul edilen bir konu yeniden tartışılmaya başlandı: On yılı aşkın süren savaşın ardından Başkanlık Liderlik Konseyi'ne güvenmeye devam etmek hâlâ Suudi Arabistan'ın çıkarlarına hizmet ediyor mu, yoksa krallığın yerel ittifaklarını yeniden düzenleyerek ayrılıkçı Güney Geçiş Konseyi'ne (STC) daha büyük bir rol vermesinin zamanı mı geldi?
Suudi Arabistan, Mart 2015'te Husilerin Sana'yı ele geçirmesinin ardından, Başkanlık Liderlik Konseyi'nden önce görev yapan Cumhurbaşkanı Abdurabbu Mansur Hadi'nin resmî talebi üzerine Kararlılık Fırtınası Operasyonunu başlatarak Yemen'e geniş çaplı askerî müdahalede bulundu. Koalisyonun ilan edilen amacı, Yemen'in uluslararası alanda tanınan hükümetini yeniden iktidara getirmek ve Husi darbesini geri püskürtmekti.
Buna karşılık Güney Geçiş Konseyi (STC), 2017 yılında Birleşik Arap Emirlikleri'nin desteğiyle kuruldu ve o tarihten bu yana bağımsız Güney Yemen'in yeniden kurulmasını savunan başlıca siyasi ve askerî güç hâline geldi. Sahadaki etkisi arttıkça bazı Körfezli yorumcular, Suudi Arabistan'ın uluslararası alanda tanınan hükümete daha az dayanması ve özellikle Güney Yemen ile Babu'l-Mendeb çevresinde STC ile daha yakın çalışması gerektiğini savunmaya başladı.
Bu görüşü destekleyenler, temel sorunun koalisyonun hedeflerinde değil, bu hedeflere ulaşmak için kullanılan araçlarda olduğunu ileri sürüyor. Onlara göre on yılı aşkın süredir sağlanan siyasi, askerî ve mali destek, Yemen'in uluslararası alanda tanınan hükümetinin sahada etkili bir otorite kurmasını sağlayamadı. Buna karşılık STC, Güney Yemen'in büyük bölümünde nüfuzunu pekiştirerek ülkenin en örgütlü ve en etkili yerel aktörlerinden biri hâline geldi.
Bu tür sorular resmî Suudi çevrelerinde ya da ana akım kamuoyunda nadiren dile getirilse de aslında 2019'dan beri gündemde bulunuyor. Tartışmayı ilk açan isimlerden biri Kuveytli yorumcu Ali eş-Şelimi olmuştu. Şelimi o dönemde şu ifadeleri kullanmıştı:
"Yemen'deki Arap koalisyonuna sesleniyorum: Sana bu korkaklar tarafından asla kurtarılamayacak. Paranızı çaldılar, reform adı altında insani yardımları israf ettiler, Yemen'in petrol gelirlerini kendi aralarında paylaştılar, akrabalarını devlet maaş listelerine yerleştirdiler ve yakın çevrelerini yurt dışındaki görevlere atadılar. Maaşlarını kesin ve bu parayı kendi halkınızın yararına kullanın."
Aynı görüş daha sonra, müdahalenin başlangıcından bu yana Suudi Arabistan'ın Yemen politikasını eleştiren Ömer ez-Zehrani gibi yurt dışındaki bazı Suudi muhalifler tarafından da benimsendi. Zehrani yakın zamanda, Güney Yemen'in Suudi askerî müdahalesi sayesinde "güvence altına alınan" bir bölgeden siyasi, ekonomik ve güvenlik açısından bir "yük" hâline dönüştüğünü savundu. Sürekli tekrarlanan protestoları, göstericilerle güvenlik güçleri arasındaki çatışmaları, kötüleşen kamu hizmetlerini ve maaş ödemelerindeki kronik gecikmeleri, uluslararası alanda tanınan hükümetin etkili bir yönetim kuramadığının kanıtı olarak gösterdi.
Bugün ise bu tartışma artık yalnızca Suudi muhaliflerle ya da STC'yi desteklemesi şaşırtıcı olmayan Emirlikli yorumcular arasında yürütülmüyor. Aynı zamanda Suudi Arabistan'a yakın durduğu düşünülen isimlerin de bulunduğu daha geniş bir Körfezli analist grubunda karşılık bulmaya başladı.
Örneğin Kuveytli Enver er-Reşid, "anlamlı hiçbir sonuç üretmeyen politikaların yeniden gözden geçirilmesinin zamanı geldiğini" savundu. Ona göre uluslararası alanda tanınan hükümete güvenmeye devam etmek, Suudi Arabistan ile Körfez ülkelerinin başlangıçta ulaşmayı hedeflediği sonuçları sağlayamadı. Er-Reşid, "Yemen krizinin çözümü Güney'in krizinin çözümüyle başlar." diyerek Güney Yemen'i Körfez'in stratejik derinliği olarak nitelendirdi. Bu çerçevede STC'nin rolünün genişletilmesinin güney cephesini istikrara kavuşturabileceğini, Husilerin hareket alanını daraltabileceğini ve Körfez'in deniz güvenliğinin ayrılmaz bir parçası hâline gelen Babu'l-Mendeb çevresindeki güvenliği güçlendirebileceğini savundu.
İran uçağı olayı da hükümetin yetersizliklerinin bir göstergesi olarak gösterildi. Kuveytli akademisyen Bilal es-Sabah, olayın öneminin Husi heyetinin Tahran ziyaretinde değil, hükümetin durumu yönetme biçiminde yattığını savundu. Suudi Arabistan'ın kısa süre önce aynı diplomatik amaçlarla Tahran'a resmî bir heyet göndermiş olduğu dikkate alındığında, yetkililerin uçağın inişini başka yollarla engellemek yerine neden havaalanı pistini vurmayı tercih ettiğini sorguladı. Bu değerlendirmeye göre olay, uçağın daha sonra başarılı bir şekilde geri dönmesiyle birlikte Husilere gerilimi tırmandırma fırsatı verdi ve hükümetin kriz yönetme ile devlet otoritesini ortaya koyma konusundaki zayıflıklarını gözler önüne serdi.
Bu değerlendirme, hükümetin performansına yönelik eleştirilerin ötesine geçerek Suudi Arabistan'ın bölgesel güvenlik önceliklerinin daha geniş çapta yeniden değerlendirilmesini de kapsıyor. Katarlı akademisyen Abdullah Bandar el-Uteybi, Husilerin Suudi Arabistan bağlantılı deniz taşımacılığını hedef alan tehditlerinin, Babu'l-Mendeb Boğazı'nı tamamen kapatma girişiminden ziyade, "seçici caydırıcılık" olarak tanımladığı bir stratejiyle Suudi deniz ticaretinin maliyetini artırmayı amaçladığını savundu. Bu nedenle, bu hayati su yolunun korunması; deniz güvenliğine katkı sağlayabilecek bölgesel ve yerel aktörlerle daha geniş kapsamlı bir koordinasyonu gerekli kılıyor. Bu aktörler arasında kaçınılmaz olarak Güney Geçiş Konseyi (STC) de bulunuyor.
Nitekim STC ile iş birliği Suudi Arabistan'a somut faydalar sağlayabilir. Daha yakın koordinasyon, Birleşik Arap Emirlikleri ile yaşanan görüş ayrılıklarını azaltabilir ve Husilere karşı operasyonel iş birliğini geliştirebilir. Ancak böyle bir iş birliği, Suudi Arabistan'ın Yemen'deki iki temel sorunundan yalnızca birine, yani Husilerin Suudi politikalarına yönelik direnişine çözüm getirebilir. İkinci sorunu ise çözmeye yetmeyeceği gibi daha da karmaşık hâle getirebilir. Bu ikinci sorun, tek bir siyasi meşruiyet kaynağına dayanan birleşik bir devletin bulunmamasıdır.
Devlet inşası literatürü, fiilî kontrol (de facto control) ile hukuki meşruiyet (de jure legitimacy) arasında ayrım yapar. Birincisi silahlı bir grubun belirli bir bölgeyi yönetmesini mümkün kılarken, ikincisi devleti uluslararası alanda temsil etme, anlaşmalar müzakere etme, diplomatik tanınma ve dış yardım alma yetkisini sağlar. Orta Doğu'daki çatışmalar, askerî üstünlüğün tek başına kalıcı devlet kurumları veya uluslararası meşruiyet üretmediğini göstermektedir. Eğer fiilî kontrol tek başına yeterli olsaydı, Suriye'de Ahmed eş-Şara silahlı bir hareketin lideri olmaktan çıkıp ülkenin cumhurbaşkanı olmayı hedeflemezdi; Şeyh Zayed bin Sultan Âl Nehyan yedi emirliği bir araya getirerek Birleşik Arap Emirlikleri'ni kurmazdı; Kral Abdülaziz (İbn Suud) da modern Suudi Arabistan'ı oluşturan toprakları birleştirmek için onlarca yılını harcamazdı. Bu örnekler birbirinden farklı olsa da üçünün de nihai hedefi yalnızca silahlı güçle toprak kontrolü sağlamak değil, siyasi meşruiyet elde etmekti.
Yemen örneğinde de bu ayrım aynı derecede önemlidir. Riyad'ın amacı yalnızca etkili bir yerel ortak yetiştirmek değil, meşruiyeti savaş meydanının ötesinde de devam edebilecek bir Yemen devletinin korunmasına katkıda bulunmaktır. Bu nedenle Suudi stratejisinin değerlendirilmesinde yalnızca askerî denge değil, kalıcı bir siyasi çözümün temelini oluşturan siyasi unsurlar da dikkate alınmalıdır.
Karşıt görüşün merkezinde de tam olarak bu ayrım yer almaktadır. STC ile daha fazla iş birliği yapılmasını savunanlar askerî etkinliği öne çıkarırken, Yemen hükümetine desteğin sürdürülmesini savunanlar Yemen devletinin hukuki sürekliliğine vurgu yapmaktadır. Bu bakış açısına göre hükümetin askerî yetersizlikleri onun hukuki meşruiyetini ortadan kaldırmaz; aynı şekilde diğer yerel aktörleri de otomatik olarak devletin meşru temsilcileri hâline getirmez.
Suudi yazar Hamud Ebu Talib bu görüşü açıkça dile getirmiştir. Ona göre Yemen'in uluslararası alanda tanınan hükümeti, uluslararası hukuk açısından ülkenin tek meşru temsilcisidir; Husiler ise İran desteğiyle ayakta duran silahlı bir harekettir. Ebu Talib, hükümetin statüsünün zayıflatılmasının ya da Husi yönetiminin kalıcı bir gerçeklik olarak normalleştirilmesinin, kalıcı bir siyasi çözüm üretmek yerine Yemen'in parçalanmasını derinleştireceğini ve İran'ın nüfuzunu güçlendireceğini savundu. Ona göre hükümet, Yemen'deki temel siyasi çerçeveyi oluşturmaktadır. Bu çerçevenin zayıflatılması ise birleşik bir Yemen devletinin korunmasına yönelik daha büyük sorunu ağırlaştırma riski taşımaktadır.
Suudi yorumcu Ahmed el-Cumayia da İran uçağı olayını farklı bir açıdan değerlendirerek benzer bir sonuca ulaştı. Pek çok yorumcu bu olayı hükümetin zayıflığının kanıtı olarak görürken, el-Cumayia hukuki açıdan tam tersini savundu. Hükümetin söz konusu uçuşa itiraz etmesi, sahada bu yetkisini uygulama kapasitesi sınırlı olsa bile Yemen hava sahasını ve havaalanlarını düzenleme hakkına uluslararası hukuk bakımından sahip olan tek otoritenin hâlâ kendisi olduğunu ortaya koyuyordu. Dolayısıyla olay, fiilî toprak hâkimiyeti ile uluslararası alanda tanınan egemenlik arasındaki farkı gözler önüne serdi.
Gerçekten de STC güneyde önemli bir askerî nüfuza sahip olmasına rağmen Yemen devletinin temsilcisi olarak uluslararası tanınmışlığa sahip değildir. Dahası, uzun vadeli siyasi hedefi olan bağımsız Güney Yemen'in yeniden kurulması, hem Suudi Arabistan'ın Yemen politikasının hem de çatışmaya ilişkin uluslararası kararların temelini oluşturmaya devam eden Yemen'in birliği ilkesiyle doğrudan çelişmektedir. Bu nedenle uluslararası alanda tanınan hükümetin yerine STC'nin geçirilmesi, kısa vadeli askerî kazanımlardan daha ağır sonuçlar doğurabilecek yeni siyasi ve hukuki anlaşmazlıklara yol açabilir. Basitçe ifade etmek gerekirse, Suudi Arabistan sınırlarını güvence altına alabilecek meşru bir merkezi otorite tarafından yönetilen birleşik bir Yemen devleti isterken, STC Riyad'ın korumaya çalıştığı aynı devletten ayrılmayı hedeflemektedir.
Bu yaklaşım, Başkanlık Liderlik Konseyi Başkanı Reşad el-Alimi'nin Yemen petrol ihracatını yeniden başlatma ve elde edilecek gelirleri devlet bütçesine, kamu çalışanlarının maaşlarına ve temel kamu hizmetlerine aktarma kararına ilişkin tartışmada da kendini göstermektedir. STC bu plana kesin biçimde karşı çıkarak, gelirlerin ülkenin tüm bölgelerine dağıtılmasının dolaylı olarak Husi kontrolündeki bölgelerin de yararlanmasına ve böylece Husilerin askerî kapasitesini güçlendirecek ilave mali kaynak elde etmesine yol açacağını savundu.
Bu anlaşmazlık, hükümet ile STC arasındaki gerilimin yalnızca Husilere karşı askerî koordinasyondan ibaret olmadığını göstermektedir. Taraflar devletin nasıl yönetileceği, kaynakların nasıl paylaşılacağı ve savaş sonrası Yemen'de nasıl bir siyasi düzen kurulacağı konusunda temelden farklı vizyonlara sahiptir. Ortak bir düşman, mutlaka ortak bir siyasi proje anlamına gelmez. Bu nedenle STC'nin, Husilere karşı aynı cephede yer almasına rağmen uluslararası alanda tanınan hükümetin doğrudan alternatifi olarak görülmesi zordur.
Bu farklı vizyonlar, kabile bağlarının, bölgesel aidiyetlerin ve kişisel sadakatlerin çoğu zaman resmî kurumlardan daha belirleyici olduğu Yemen'in siyasi yapısı nedeniyle daha da karmaşık hâle gelmektedir. Dolayısıyla Suudi Arabistan'ın politikasında anlamlı bir değişiklik yapılacaksa bu, yalnızca yeni ittifaklar kurmayı değil, çıkarları zaman zaman birbirinden farklı olan mevcut ortaklarla ilişkileri de dikkatle yönetmeyi gerektirecektir.
Bu nedenle Suudi Arabistan'ın karşı karşıya olduğu ikilem, bazı Körfezli yorumcuların ileri sürdüğü gibi Yemen hükümeti ile STC arasında seçim yapmak ya da birini diğerinin lehine dışlamak değildir. Asıl mesele, çıkarları çoğu zaman birbirinden farklı olan aktörlerle her ikisinden de fayda sağlayacak pragmatik ilişkiler kurabilmektir. Bir yandan Başkanlık Liderlik Konseyi'nin temsil ettiği siyasi meşruiyeti korurken, diğer yandan STC gibi sahada etkili yerel ortaklarla yakın çalışarak Husilere karşı iç cepheyi genişletmek ve güçlendirmek hedeflenmektedir. Bu anlamda yerel müttefiklerle iş birliği, hükümetin meşruiyetine duyulan şüpheden değil, stratejik zorunluluktan kaynaklanmalıdır.
Bugün temel soru artık STC'nin askerî açıdan daha etkili aktör hâline gelip gelmediği değildir. Asıl soru, askerî etkinliğin tek başına istikrarlı bir siyasi düzen kurmaya, gelecekteki barış görüşmelerinde Yemen'i temsil etmeye ve Suudi Arabistan ile Körfez ülkeleri için kalıcı güvenlik sağlamaya yeterli olup olmadığıdır. Askerî güç toprakları kontrol altına alabilir ve rakiplerle mücadele edebilir; ancak tek başına siyasi meşruiyet oluşturamaz. Oysa siyasi meşruiyet, Suudi Arabistan'ın on yılı aşkın süredir Yemen'de ulaşmaya çalıştığı temel hedeflerden biridir ve Riyad'ın bundan kolay kolay vazgeçmesi beklenmemektedir. Bu nedenle hükümete desteğin sürdürülmesini savunanlar, STC'nin rolünün genişletilmesinin uluslararası alanda tanınan hükümetin yerine geçmesi değil, onu tamamlaması gerektiğini ileri sürmektedir.
Sahadaki gelişmeler ve Husilerin son tırmanışı karşısında Suudi Arabistan'ın, farklı gündemlere sahip olsalar da Husilere karşı ortak çıkar etrafında buluşan çok sayıda Yemenli aktörle aynı anda ilişki kuran pragmatik bir strateji izlediği görülmektedir. Aynı pragmatizm Riyad'ın bölgesel diplomasisinde de kendini göstermektedir. Son günlerde, özellikle Yemen başta olmak üzere çeşitli bölgesel konularda yaşanan gerginliklerin ardından Suudi Arabistan ile Birleşik Arap Emirlikleri ilişkilerinde iyileşme işaretleri görülmeye başladı. BAE, Husilerin Suudi Arabistan'a yönelik son tehditlerini açıkça kınadı ve krallığa desteğini yineledi. Her iki ülkenin üst düzey yetkilileri arasındaki temaslar da özellikle Husiler ve İran kaynaklı ortak bölgesel tehditlerle mücadelede stratejik koordinasyonu yeniden güçlendirme iradesini ortaya koydu.
Yurt dışındaki bazı Suudi muhalifler de dâhil olmak üzere eleştirmenler bu yaklaşımı, Veliaht Prens Muhammed bin Selman'ın Yemen'deki başlangıç hedeflerinden vazgeçtiğinin göstergesi olarak yorumlamaktadır. Ancak daha makul görünen yorum, Riyad'ın hem ulusal güvenliğini korumayı hem de gelecekteki herhangi bir siyasi çözümün temelini oluşturan siyasi yapıyı muhafaza etmeyi amaçlayan pragmatik bir strateji izlediği yönündedir.
Bununla birlikte, Suudi Arabistan ile Birleşik Arap Emirlikleri arasındaki ilişkilerin iyileşmesini Yemen konusundaki görüş ayrılıklarının tamamen ortadan kalktığı şeklinde yorumlamak doğru değildir. Taraflar arasındaki anlaşmazlık hiçbir zaman Husilere karşı mücadele edilip edilmeyeceği konusunda olmamıştır. Asıl ayrılık, savaş sonrasında Yemen'de nasıl bir siyasi düzen kurulacağı ve bu düzeni hangi Yemenli aktörlerin şekillendireceği konusundadır. Bununla birlikte her iki ülke de Husilere karşı mücadele edilmesi gerektiğinin farkında olan pragmatik aktörlerdir. İkili koordinasyonun güçlenmesi STC ile daha kapsamlı iş birliğini kolaylaştırabilir; ancak bu durum tek başına uluslararası alanda tanınan hükümetten vazgeçmek için ne siyasi ne de hukuki bir dayanak oluşturmaktadır.
Bütün bu gelişmeler birlikte değerlendirildiğinde, Suudi Arabistan'ın Yemen politikasında köklü bir kopuştan ziyade sürekliliğin hâkim olduğu görülmektedir. Riyad, yerel ortaklar ağını genişletmeye daha fazla eğilim gösterirken, uluslararası alanda tanınan hükümeti Yemen stratejisinin hukuki ve diplomatik temeli olarak korumayı sürdürmektedir. Bu denge politikası, stratejik bir yön değişikliğinden çok, giderek daha parçalı hâle gelen Yemen siyasi yapısına uyum sağlama çabasını yansıtmaktadır.
Dolayısıyla bu makalede incelenen veriler, kamuoyunda sıkça dile getirilen sonuçtan farklı bir tablo ortaya koymaktadır. Suudi Arabistan, uluslararası alanda tanınan hükümet ile STC arasında bir tercih yapmak yerine, her iki aktörün rollerini yeniden tanımlıyor gibi görünmektedir. STC'nin özellikle Güney Yemen ve Babu'l-Mendeb çevresinde güvenlik ve askerî alanda daha büyük bir rol üstlenmesi beklenirken, uluslararası alanda tanınan hükümet gelecekteki herhangi bir barış anlaşmasının hukuki ve siyasi çerçevesi olarak vazgeçilmez olmaya devam etmektedir.
Suudi Arabistan ile Birleşik Arap Emirlikleri son dönemde çeşitli bölgesel meselelerde önemli görüş ayrılıkları yaşadı. Ancak ironik biçimde, Husilerin son dönemde Suudi Arabistan'a yönelik saldırıları iki ülkeyi yeniden birbirine yaklaştırdı. Mevcut şartlar altında STC ile iş birliğinin genişletilmesi, Başkanlık Liderlik Konseyi'nin yerine geçecek bir alternatiften ziyade, Yemen'in giderek parçalanan siyasi yapısına uyum sağlamayı ve Husilere karşı Yemen içindeki cepheyi güçlendirmeyi amaçlayan daha geniş kapsamlı Suudi stratejisi içinde pragmatik bir düzenleme olarak görünmektedir.
Kaynak: newlinesmag.com




