Fotoğraf: Tunus Cumhurbaşkanı Kays Said, 31 Mayıs 2024'te Pekin'de düzenlenen bir imza törenine katılıyor. (Tingshu Wang/AP)
Beş yıl önce Tunus'ta olağanüstü tedbirlerin yürürlüğe girmesinden bu yana ülkede hukukun üstünlüğü ve insan haklarının korunması alanında ciddi ve yapısal bir gerileme yaşandı. Cumhurbaşkanı Kays Said'in 25 Temmuz 2021'de ilan ettiği tedbirler, geçici uygulamalar olmaktan çıkarak kalıcı bir otoriter yönetim sistemine dönüştü. Bu sistem, devlet kurumları üzerindeki denetimin merkezîleştirilmesi ve yargının siyasi intikam ile muhalifleri dışlamanın bir aracı hâline getirilmesi üzerine kuruldu.
Bu sistem, muhalefeti bastırmak, sivil alanı ve ifade özgürlüğünü daraltmak amacıyla keyfî yasaları devreye soktu. Gözaltı kampanyaları, uzun süreli tutukluluk uygulamaları ve vatandaşları, göçmenleri ve sığınmacıları etkileyen ağır ve sistematik ihlallere yol açan nefret söyleminin kurumsallaştırılması bunun başlıca araçları oldu. Bu durum, Tunus'un uluslararası hukuk kapsamındaki yükümlülükleriyle açıkça çelişmekte ve devlet kurumlarını hakları koruyan yapılar olmaktan çıkarıp temel hakları baskı altına alan ve demokratik geçiş sürecinin kazanımlarını aşındıran araçlara dönüştürmektedir.
Tek adam yönetimini pekiştirmeye yönelik en önemli adımlardan biri olarak Tunus yönetimi, yargı bağımsızlığını zayıflatmayı ve yargıyı siyasi rakipleri tasfiye etmek için kullanmayı hedefledi. Bu süreç, Şubat 2022'de meşru Yüksek Yargı Konseyi'nin feshedilmesiyle başladı. Konseyin yerine yürütmenin tam kontrolü altında bulunan geçici bir konsey kuruldu. Bunun sonucunda Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle 57 hâkim keyfî biçimde görevden uzaklaştırıldı. İdare Mahkemesi bu görevden almaların büyük kısmının yürütmesini durdurma kararı vermesine rağmen yürütme organı bu kararları sistematik olarak uygulamayı reddetmeye devam etti.
Yargıya yönelik bu açık müdahaleye, benzeri görülmemiş bir askerîleştirme süreci eşlik etti. Aralarında siyasetçilerin, gazetecilerin ve avukatların da bulunduğu onlarca sivil, siyasi görüşleri veya tutumları nedeniyle askerî mahkemelerde yargılandı. Bu uygulama, kişilerin bağımsız ve yetkili sivil mahkemelerde adil yargılanma hakkını açıkça ihlal etmekte ve Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme'nin 14. maddesi kapsamındaki Tunus yükümlülükleriyle doğrudan çelişmektedir.
Yargının denetim altına alınmasına, geniş kapsamlı keyfî yasaların yürürlüğe konulması eşlik etti. Bunların başında 2022 tarihli 54 sayılı Kararname geliyor. Bu kararname, ülkede ifade özgürlüğünü bastırmanın en belirgin ve en kalıcı aracı hâline geldi. Kararnamenin 24. maddesi, "yalan haberle mücadele" gerekçesiyle muhalifleri sindirmeye imkân verecek şekilde son derece geniş ve belirsiz ifadelerle kaleme alındı.
Euro-Med İnsan Hakları Gözlemevi, yalnızca sosyal medya paylaşımları yaptıkları veya eleştirel medya açıklamalarında bulundukları gerekçesiyle onlarca gazeteci, avukat ve blog yazarının soruşturmaya uğradığı ve ağır cezalara çarptırıldığına ilişkin çok sayıda sistematik vakayı tespit etti. Bu tablo, yaygın bir oto sansür ortamı oluşturdu, kamusal tartışmaları zayıflattı ve hükümeti eleştirmeyi güvenlik ve yargı müdahalesini gerektiren bir suç hâline getirdi. Sonuç olarak ifade özgürlüğünün özü aşındırılırken, yürütme organı içinde cezasızlık kültürü güçlendi.
Bu hukukî ve yargısal mekanizmaların kullanılması, keyfî tutuklamalarda tehlikeli bir artışa ve düşünce özgürlüğü ile siyasi faaliyetlerin suç sayılmasına yol açtı. Tunus İnsan Hakları Ligi'ne (LTDH) göre ülkedeki cezaevi nüfusu 2022'de yaklaşık 23 bin iken, 2025 yılında 33 binin üzerine çıktı. Bazı cezaevlerinde doluluk oranı yüzde 200'ü aştı.
Tutuklu sayısındaki bu rekor artış, hükümetin uzun süreli tutukluluğu sistematik biçimde yaygınlaştırdığını ve yasal gözaltı sürelerini aşarak bunu yargı süreci dışında uygulanan gizli bir cezalandırma yöntemine dönüştürdüğünü göstermektedir.
Muhalefete yönelik baskılar, 2025 yılının sonlarında "Devlet Güvenliğine Karşı Komplo" adıyla bilinen davada doruk noktasına ulaştı. Adil yargılanmanın en temel güvencelerinden yoksun yürütülen toplu davalarda birçok siyasetçi ve aktiviste 5 yıldan 45 yıla kadar değişen ağır hapis cezaları verildi. Bu davaların ardından önde gelen muhalif isimler derhâl tutuklandı ve uzun hapis cezalarına çarptırıldı. Verilen hükümler, somut maddi deliller yerine yalnızca barışçıl siyasi toplantı ve faaliyetlerin suç sayılmasına dayandırıldı. Bu durum, kişileri keyfî tutuklamalara karşı koruyan uluslararası usul güvencelerini açıkça ihlal etmektedir.
Son beş yılda medya üzerindeki sistematik baskılar da büyük ölçüde arttı. Bu süreçte 2022 tarihli 54 sayılı Kararname ve diğer keyfî düzenlemeler güvenlik ve yargı organları aracılığıyla uygulanmaya devam etti. Tunuslu Gazeteciler Ulusal Sendikası'nın raporlarına göre olağanüstü tedbirlerin yürürlüğe girmesinden bu yana gazetecilere ve medya kuruluşlarına yönelik binden fazla saldırı kaydedildi. Bunlar arasında çok sayıda gazeteci hakkında ceza soruşturması açılması ve bazılarının yalnızca hükümeti eleştiren içerikler yayımladıkları için hapse atılması da bulunuyor.
Bu sistematik kovuşturma politikası, gazeteciliğin suç hâline getirilmesini ve ifade özgürlüğünün zayıflatılmasını amaçlayan resmî bir yaklaşımı yansıtmaktadır. Bu durum, Tunus Anayasası'nın özellikle medya özgürlüğünü güvence altına alan ve ön sansürü yasaklayan 37. maddesini açıkça ihlal ettiği gibi, Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme'nin 19. maddesi kapsamındaki uluslararası yükümlülükleri de ihlal etmektedir. Böylece medya çalışanlarının en temel hukukî güvencelerden mahrum bırakıldığı baskıcı bir ortam oluşturulmuş, onların denetim görevini yerine getirmeleri engellenmiş ve ülkedeki sivil ve siyasi özgürlüklerin özü hedef alınmıştır.
Demokratik sürecin gerilemesi kurumsal bir nitelik de kazandı. Bunun en önemli örneği, 2014 Anayasası'nın yürürlükten kaldırılarak yerine tek taraflı biçimde hazırlanan 2022 Anayasası'nın getirilmesidir. Bu anayasa, devlet organları arasındaki karşılıklı denetim mekanizmalarını ortadan kaldırdı; yürütme ve yasama yetkilerini Cumhurbaşkanının elinde topladı; parlamentonun rolünü marjinalleştirdi ve onu gerçek denetim yetkilerinden yoksun sembolik bir kuruma dönüştürdü. Bu değişiklik, kuvvetler ayrılığı ilkesini zayıflattı ve yetkilerin tek elde toplandığı aşırı başkanlık sistemini yerleştirdi. Böylece Tunus halkının siyasete özgürce katılma ve kamu işlerini yönetme hakkı da önemli ölçüde sınırlandırıldı.
Devlet kurumlarının tek elde toplanması, demokratik geçiş sürecinin en önemli güvencelerinden biri olan bağımsız kurumlara da uzandı. Özellikle Bağımsız Yüksek Seçim Kurulu'nun bağımsızlığı, yapısının Cumhurbaşkanlığı kararlarıyla değiştirilmesi ve üyelerinin doğrudan Cumhurbaşkanı tarafından atanmasıyla tamamen ortadan kaldırıldı. Bu politika, sonraki seçim süreçlerini şeffaflık ve dürüstlük ilkelerinden uzaklaştırarak, halkın ve siyasi aktörlerin rekor düzeyde boykot ettiği seçimleri mevcut yönetimin devamını sağlayan şekli prosedürlere dönüştürdü. Bu durum, vatandaşların gerçek ve düzenli seçimlere katılma hakkını güvence altına alan Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme'nin 25. maddesi kapsamındaki Tunus yükümlülüklerinin açık bir ihlalini oluşturmaktadır.
Seçim kurumu ve seçim süreçleri üzerindeki mutlak kontrol, başlıca siyasi rakiplerin hapsedilmesi, yargılanması veya dışlayıcı yasalar yoluyla adaylıktan men edilmesi suretiyle sistematik biçimde siyaset dışına itilmesine yol açtı. Bu otoriter uygulamalar, Tunus siyasetini çoğulcu bir alandan çıkarıp tamamen yürütmenin kontrolünde şekillendirilen kapalı bir yapıya dönüştürdü. Böylece Tunus halkının özgür iradesiyle seçim yapma hakkı fiilen ortadan kaldırıldı ve bu tek taraflı süreç sonucunda ortaya çıkan kurumların meşruiyeti zayıflatıldı. Bu gelişmeler, olağanüstü tedbirlerin aslında Tunus'un yeni filizlenen demokrasisini tasfiye etmek ve otoriter yönetime geri dönmek için kullanılan bir örtü olduğunu göstermektedir.
Kurumsal yapının zayıflatılmasına, kamusal söylemi bilinçli biçimde zehirlemeyi ve sivil faaliyetleri suç hâline getirmeyi amaçlayan bir strateji eşlik etti. Bu strateji, dışlayıcı resmî söylemler aracılığıyla uygulandı. Üst düzey devlet yetkilileri, muhalifleri ve bağımsız sivil toplum aktörlerini sürekli olarak "hain", "işbirlikçi" veya "komplocu" gibi ifadelerle damgaladı. Bu söylem, eleştirel sesleri ulusal güvenliğe yönelik tehdit olarak göstererek düşmanca bir siyasi ve toplumsal atmosfer oluşturdu. Böylece toplumsal bütünlük zayıflatıldı, devlet kurumları tek bir resmî anlatıyı dayatan araçlara dönüştürüldü, çoğulculuk ortadan kaldırıldı ve meşru muhalefet suç kapsamına alındı.
Bu kışkırtıcı söylem artık yalnızca bir hak ihlali olmanın ötesine geçmiş; güvenlik güçlerinin sivil toplum temsilcilerine ve siyasi aktörlere yönelik baskılarını cezasızlık endişesi taşımadan artırmalarına siyasi bir meşruiyet zemini sağlamıştır. Aynı zamanda hükümet yanlısı grupları muhalifleri sindirmeye ve kamuoyu önünde karalamaya teşvik ederek şiddetin kurumsallaşmasına zemin hazırlamıştır. Bu yaklaşım, devletlerin nefret ve şiddet çağrılarını önleme yükümlülüğü yerine, bizzat bu söylemlerin kaynağı hâline gelmesi anlamına gelmektedir.
Resmî kışkırtma kampanyaları, sivil toplum kuruluşları ile bağımsız insan hakları örgütlerine yönelik ağır kısıtlamalara da doğrudan yol açmaktadır. Bu kuruluşlar, faaliyetlerini düzenleyen kararnameyi değiştirme tehdidiyle sürekli baskı altında tutulmakta; finansman kaynaklarının kesilmesi ve faaliyetlerinin kontrol altına alınması hedeflenmektedir. Bu durum, ülkedeki hak ihlallerini izleyen ve insan haklarını savunan bağımsız denetim mekanizmalarının tasfiye edilmek istendiğini açıkça göstermektedir.
Bu otoriter yaklaşımın yol açtığı ağır hak ihlalleri artık yalnızca Tunus vatandaşlarını değil, Sahra Altı Afrika'dan gelen savunmasız göçmenleri ve sığınmacıları da kapsamaktadır. Cumhurbaşkanı Kays Said'in 21 Şubat 2023 tarihinde televizyonda yaptığı konuşma, bu gruplara yönelik daha önce görülmemiş düzeyde nefret ve ırkçı duyguları körükledi. Bunun sonucunda güvenlik güçleri etnik kimlik temelinde keyfî gözaltıları ve sınır dışı uygulamalarını artırdı; böylece Tunus'un insan hakları yükümlülükleriyle açıkça çelişen ağır bir insani ve insan hakları krizi ortaya çıktı.
Yetkililerin benimsediği güvenlik politikası sonucunda kitlesel sınır dışılar, keyfî gözaltılar ve aralarında kadınlar, çocuklar ile kayıtlı sığınmacıların da bulunduğu yüzlerce göçmenin Libya ve Cezayir sınırlarındaki ıssız çöl bölgelerine terk edilmesi gibi son derece ağır ihlaller belgelendi. Bu kişiler, yiyecek, su ve barınağa erişemeden ağır iklim koşullarında kaderlerine terk edildi. Bunun sonucunda çok sayıda insani trajedi ve ölüm meydana geldi; insanlar insanlık onurundan mahrum bırakıldı ve herhangi bir denetim ya da acil yardım müdahalesi olmaksızın hayatları ciddi tehlikeye atıldı.
Göçmenlerin ve sığınmacıların kitlesel sınır dışı edilmesi ve zorla geri gönderilmesi, uluslararası insan hakları hukuku ile mülteci hukukunu açıkça ihlal etmektedir. Bu uygulamalar, uluslararası örf ve adet hukukunun bağlayıcı ilkelerinden biri olan geri göndermeme (non-refoulement) ilkesini ihlal ettiği gibi, 1951 Mülteci Sözleşmesi ve Afrika İnsan ve Halkların Hakları Şartı'na da doğrudan aykırıdır.
Tunus'ta yaşananlar yalnızca birbirinden bağımsız hak ihlallerinden ibaret değildir. Bunlar, yasama ve anayasal düzeni bilinçli ve örgütlü biçimde yeniden şekillendirmeye yönelik kapsamlı bir girişimi temsil etmektedir. Olağanüstü hâl uygulamaları, insan haklarını koruyan kurumsal güvenceleri zayıflatmak amacıyla otoriter bir araç olarak kullanılmıştır. Bu süreçte hukuk, iktidar sahiplerinin lehine yeniden düzenlenmiş; bireyler ile sivil toplumun hukukî güvenceleri ortadan kaldırılmış; anayasal güvence altındaki temel özgürlükler ise yürütmenin tek taraflı olarak tanıyıp geri alabileceği ayrıcalıklara dönüştürülmüştür.
Tunus'ta adalet sisteminin çökertilmesi ve iç hukuk yollarının bilinçli biçimde etkisiz hâle getirilmesi, ülkenin taraf olduğu uluslararası insan hakları sözleşmelerinden doğan yükümlülüklerin doğrudan ihlali anlamına gelmektedir. Cezasızlığın yaygınlaştırılması ve güvenlik ile yürütme organlarının bağımsız yargı denetiminden korunması, hukuk devletinin temel ilkelerini ağır biçimde ihlal etmektedir. Bu nedenle Birleşmiş Milletler ve uluslararası toplum yalnızca diplomatik açıklamalar ve kınamalarla yetinmemeli; otoriter gerilemenin kalıcı hâle gelmesini önlemek ve Tunus'taki sistematik hak ve özgürlükler çöküşünü durdurmak amacıyla somut hesap verebilirlik mekanizmalarını hayata geçirmelidir.
Tunus makamları, bu otoriter süreci başlatan ve hukukun üstünlüğünü zayıflatan tüm olağanüstü tedbirleri derhâl sona erdirmeli; tüm siyasi tutukluları, düşünce mahkûmlarını, gazetecileri ve avukatları koşulsuz olarak serbest bırakmalı; başta 2022 tarihli 54 sayılı Kararname olmak üzere özgürlükleri kısıtlayan tüm keyfî düzenlemeleri yürürlükten kaldırmalı; sivillerin askerî mahkemelerde yargılanmasına son vermeli ve İdare Mahkemesi kararları doğrultusunda görevden uzaklaştırılan hâkimleri görevlerine iade ederek yargı bağımsızlığını yeniden tesis etmelidir. Euro-Med İnsan Hakları Gözlemevi ayrıca Tunus'un uluslararası yükümlülüklerine uymasını, göçmenler ve sığınmacılar için hukukî ve insani koruma sağlamasını ve tüm sınır dışı ile zorla geri gönderme uygulamalarını durdurmasını talep etmektedir.
Birleşmiş Milletler ve ilgili organları; özellikle Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği, Özel Usuller mekanizması ile hâkim ve avukatların bağımsızlığı, düşünce ve ifade özgürlüğü ile göçmenlerin insan haklarından sorumlu Özel Raportörler, Tunus'ta yaşanan insan hakları gerilemesini acilen ve yakından takip etmelidir. Sahadaki denetim mekanizmaları güçlendirilmeli, devam eden ihlallere ilişkin düzenli raporlar hazırlanmalı ve devlet kurumlarını zayıflatan ve bireylerin haklarını ihlal eden sorumluların hesap vermesini sağlayacak uluslararası hesap verebilirlik mekanizmaları işletilmelidir. Bu yaklaşım, Tunus'taki sivil alanın gerçek anlamda uluslararası koruma altına alınmasını ve işlenen ihlaller için adaletin sağlanmasını amaçlamaktadır.
Uluslararası toplum ve Tunus'un ortak ülkeleri, Tunus ile yürüttükleri mali ve güvenlik alanındaki iş birliği politikalarını kapsamlı biçimde gözden geçirmelidir. Her türlü ortaklık anlaşması, Tunus makamlarının ağır insan hakları ihlallerini gerçekten durdurma yönünde somut adımlar atması şartına bağlanmalıdır. Euro-Med İnsan Hakları Gözlemevi, resmî kurumların muhalifleri ve göçmenleri aktif biçimde baskı altına aldığı bir ortamda teknik veya güvenlik desteği sağlamanın, bu desteği veren devletler açısından hem hukukî hem de ahlaki sorumluluk doğurduğunu vurgulamaktadır. Tunus'un yeniden çoğulculuğu esas alan demokratik bir sürece dönmesi, olağanüstü tedbir yasalarının tamamen kaldırılması ve sivil toplum ile muhalefetin korku, baskı ve kovuşturma tehdidi olmadan denetim ve siyasi faaliyetlerini sürdürebileceği özgür ve güvenli bir ortamın oluşturulması için güçlü siyasi ve diplomatik baskı uygulanması acil bir ihtiyaçtır.
Kaynak: euromedmonitor.org



